DOLAR
18,8323
EURO
20,2872
ALTIN
1.138,98
BIST
4.505,34
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Diyarbakır
Açık
7°C
Diyarbakır
7°C
Açık
Cuma Az Bulutlu
8°C
Cumartesi Açık
8°C
Pazar Açık
9°C
Pazartesi Açık
9°C

YARGILAYANLAR YARGILANDILAR!

YARGILAYANLAR YARGILANDILAR!
07.07.2022
0
A+
A-

Ahmet Yavuz

(D.Bakır Zindanı,14 Temmuz 1982 Büyük Ölüm Orucu Eyleminin bireysel ve toplumsal etkileri.)

Karanlık bir ortamı aydınlığa çevirmek,umudun tükendiği yerde kurtuluş ve özgürlük umudunu yeniden yeşertmek ve dizginlerinden boşanmış faşizmin sınırsız tüm uygulamalarını yerle bir etmek,kısacası yeniden ruh olup ölü bedenlere can vermektir 14 Temmuz 1982 ölüm orucu eyleminin adı ve direnmenin manifestosudur 14 Temmuz.
Böylesi bir eyleme götüren yol nasıl döşendi?
İnsanlık dışı uygulamalar nasıl hayata geçirildi,böylesi bir sistem nasıl oturtuldu ve hedefi ne idi?
Teorik olarak bazı degerlendirmeler yapmak ve belli sonuçlara ulaşmak için çok sayıda veri bulunmaktadır. Ancak o sürecin içinde olmak ve günü gününe yaşananların tanığı ve işkencelerin-vahşi uygulamaların üzerinde sınırsızca denendiği tutsak bir bedenin yapacağı degerlendirmelerin daha başka ve objektif olacağı da ve önemli sonuçların elde edilmesine belirleyici katkı sunacağıda kesin.

   A)-  12 Eylül 1980 deki Askeri-Faşist darbenin tek hedefi toplumun ileriye dönük gelişimini sağlayan dinamikleri,ilerici-devrimci çıkışları darbeleyip yok etmek,gerici statükocu sistemi,çıplak zora dayalı olarak yeniden onarmak,oturtmak ve bunun içinde tüm insanlık dışı uygulamaları reva görme olmuştur.

Baskı ve işkencelerle,yaptığı katliamlarla dışarıda toplumsal muhalefeti ve karşı çıkışları bastırmış,”düzen”i faşizan uygulamalarla sağlamıştı.Faşizme karşı mücadelenin durmadığı,susturulamayan ve sistemin korkulu rüyası tek alan cezaevleri,zindanlar kalmıştı.Artık Sömürgeci faşizmin asıl hedefi bu alanlar olmuştur.
Buraları kurtuluş ve öncü olma umudu olmaktan çıkarmak,özgürlük tutsaklarını insanlığa ve bağlı oldukları degerlere karşı suç işleyen kişiliksiz,ucube tipler haline getirmek için,akıllara durgunluk veren işkence metodlarını hayatta geçirdi ve sonuç almak için süreklilik kazandıdı.
Tutsakları teslim alma ve davalarına ihanet etmelerini sağlama,Sömürgeci TC.nin biricik cezaevleri,zindan politikasıdır.Bu politikaya karşı,özgürlük tutsaklarınında çıplak bedenlerini siper etmekten ve bıçak kemiğe dayandığında hayatlarını ortaya koymaktan başka seçenekleri yoktu ve bırakılmamıştı.
İşte böylesi bir imha politikasının hayata geçirilmesiyle,bütün yönleriyle D.Bakır zindanı başlı başına bir vahşetin,insanlık dışı saldırıların sahası oldu.Pilot bir alan olarak seçilmişti.Ve bunlara karşı etki gücüne göre irili,ufaklı karşı koyuşlarla ve bir biçimi ile kesintisiz süren bir mücadele sahası,sönmeyen bir direniş ocağı oldu.
Zindandaki her uygulama ve buna karşı duruş,süregelen sömürgeci-faşist uygulamaların,tarihsel olarak kısa bir zaman dilimiyle sınırlı olmadığını anlamak açısından da başlı başına bir inceleme konusudur.
D.Bakır zindanında hayata geçirilen politika,hiçbir zaman Sömürgeci TC.nin Kürdistanda uyguladığı politikalardan ayrı ve bağımsız değildir.Kürdistanda uzun tarihsel bir zaman dilimini kapsayan ve daha geniş bir sahaya yayılan baskı,terör,işkence ve katliamlar;tutsak bedenler üzerinde,kısa bir zaman dilimine sığdırılarak,en yoğunlaştırılmış haliyle, acımasızca uygulandı.
İşkenceler altında yüzlerce insan sakat kaldı,akli dengesini yitirdi,psikolojik yapıları alt üst oldu,kronik ve bulaşıcı hastalıklara yakalandı,onlarcası katledildi…
Onlarca yiğit özgürlük tutsağı,gerçekleştirdikleri eylemlerde hayatlarını feda ettiler…
D.Bakır zindanında onlarca tutsağın işkencelerle vahşice katledilmesi,yasal olmayan yollarla idam-infaz mekanizmasının nasıl çalıştırıldığının en bariz örneği olmaktadır.Zira D.Bakır zindanında,mahkemeler tarafından idama mahküm edilenlerin yasal olarak idamlarının gerçekleştirilmesi,faşizmin işine gelmiyecek,gelmiyordu.İdam edileceklerinin şahsında yeni,modern bir çehre ve ivme kazanan Kürdistan ulusal kurtuluş ve özgürlük mücadelesinin kamuoyunun gündemine girmesi ve kitleleri olumlu yönde etkilemesi kesindi.TC.bunu istemiyor,tersine onların şahsında bir daha dirilmemek üzere,Kürdistan davasını bitirmek,yok etmek istiyordu.Hedef bu idi.Tutsakları idam ederek,onların kahramanlıklarını tescil etmek değil,itirafçılaştırıp,halkın umud bağladıklarını aşağılayarak,toplumun gözünde degerlerini düşürmek istiyordu.Ancak bu şekilde sistemine taze kan verebilirdi.İdam yerine hunharca katletmeyi ve hayatın her alanını vahşi işkencelerle doldurmayı esas aldı.
Yaşadığım,binlerce tutsağın yaşadığı canlı,pratik süreçten çıkarılması gereken sonuç,faşist uygulamalarla sömürgeci faşizmin hedefine ulaşması için,üç aşamalı bir planı önüne koymuş olduğudur.Bu planın aşamalarını şöyle sıralamak mümkündür:
1)Tutsakların siyasal örgütlülüğünü,sosyal-kömünal yaşamlarını,birlik ve dayanışmalarını yok etmek,örgütlü-toplu karşı koyuşlarını,direnmelerini engellemek,kolaylıkla tutsakları teslim almak.
2)Tutsakları teslim aldıktan sonra,siyasal kimliklerini yok etmek,siyasal erazyonu sağlamak için askeri,ırkçı faşist marşlar eşliğinde,şöven-faşist bir eğitimi oturtmak.ideolojilerinden,siyasal ve sosyal ideallerinden uzaklaştırarak,yaramaz,utanılacak cehnemi bir yapıda tutmak.
3)Yarattığı bu cehnemi ortamda tutsakları itirafçılaştırıp,ajanlaştırarak birer insanlık düşmanı,işkenceci haline toplumun içine salmak…
Bütün bunlar,yapılan uygulamalarla zamanla ulaşılan sonuçlar olmuştur.Yoksa baştan itibaren bunu anlayacak ne tecrübe ve ne de bir zindan direniş mirası vardı.
Zindandaki bu imha politikasından sonuç almak için sömürgeci faşist rejimin ilgili tüm kurumları organik olarak,en tepe noktasından MGK’ye bağlı kolordu komutanlığı,askeri mahkemeler,zindanın işkenceci yönetimi ve cellatları koordineli bir çalışmayı esas almışlardı…
B)
Her tutsak için sistemli işkencelerin bir başlangıç anı vardır.
Benim için sistemli işkencelerin başlangıç anı,yıllarca aynı zindanda kalmamıza rağmen,birbirini rahatlıkla görme,yanyana gelme,konuşma imkanının ortadan kalktığı babamın yanında ağır işkencelere tabi tutulduktan sonra,35.bölüm hücrelerine götürüldüğüm andır.Daha önceki işkenceli zamanlar,bu başlangıcın hazırlayıcısı durumunu teşkil eder.
Ocak 1981 in başında babam ve abilerimle beraber kaldığımız koğuşa baskın düzenlendi.Herkes işkencelere alındı.Bende falakaya alındım.Falaka altında ayak tabanlarıma joplar inerken,gayri ihtiyari çığlıklar atıyordum.Birden gözlerim babama ilişti.Başı eğik biçimde,birşey yapamamanın ezikliğiyle dökülen gözyaşlarını farkettim.Ve daha sonra onun işkence-falaka altındaki çığlıklarına kulaklarımı kapattım.O çığlıklar,halen kulaklarımda yankılanmaktadır.Bu durum,unutamayacağım en acı hatıralarımın ilk mahsum halkası oldu.Bu halkaya yeni halkalar eklendi.Birbirinden kopmaz bu halkalar,yaşam serüvenimin zinciri oldular.
Her tutsağın sayısız acı hatıraları ve kendisiyle mezara götürecek silinmez işkence izleri vardır…
C)
Baş cellat Esat Oktay Yıldıranın ve işkence ekibinin göreve başladığı Şubat 1981 de,işkenceler vahşet boyutunda sürdürüldü.Bu işkenceci ekip,tam bir cellatlar ve faşizmin her türlü özelliğine sahip eğitimli,işkence yaptıkça şahlanan ve zevk duyan sadist,psikopatlar çetesi idi.35.koğuş hücrelerine geldikleri günü,dün gibi hatırlıyorum.Bir komando birliği sırtlarında çantaları,tempolu bir yürüyüşle,”komanduyuz biz,komanduyuz biz,yüce dağlar aşarız..”marşını,yüksek sesle söyleyerek,birinci kat hücrelerinin önünden başlayarak,dördüncü kat hücrelerine kadar yürüdüler.Ve ardından hızla o iri cüseleriyle koşarak,alt kat hücrelerinin önünde dizildiler.Bir yandan bir tutsak işkenceye alınmış,haykırışları hücre duvarlarında yankılanıyor,diğer yandan aynı anda baş cellat Esat Oktay Yıldıran bize nutuk atıyordu.Çok korkunç bir atmosfer yaratılmıştı.”Ya tüm kuralları kabul eder,dediklerimi harfiyen yerine getirirsiniz,ya da sonuçlarına katlanırsınız…yarına kadar düşünün…”Şeklinde sözlerini bağladı.Ertesi günden itibaren başlayan sınırsız ve aralıksız işkenceler,karanlık dönemin önemli bir dönemeci oluyordu.
Hücresinde alınıp,işkenceye alınan her tutsağa sorulan ilk soru,”Türk müsün,Kürt müsün?” olmuştur.”Türküm” dedirtene kadar işkenceler devam ediyor,kurallara uymanın ilk basamağı oluyordu.Ondan sonra istiklal marşını,andımızı,yemek duasını okutma,50 ye yakın askeri marşı ezberlemeyi dayatma ve arkası kesilmeyen kurallara,tırmandırılan vahşi işkenceler eşlik ediyordu.Bir an için işkencelerden kurtulmak pahasına taviz verildikçe,işkenceler dahada tırmandırılıyordu.
Zamanla daha iyi anlaşıldı ki,kurallara uymak için işkenceler yapılmıyor,Kürdistan davasına ihanet etmek için yapılıyordu.
İşkencelerin dorukta olduğu dönemde M.Hayri Durmuş,”Arkadaşlar,Kürdistan Vietnamlaşıyor,bu insan çığlıklarını unutmayın,” diye seslenecekti.O ortamda dahi öncülerimiz başta M.Hayri Durmuş ve Kemal Pir olmak üzere geliştirdikleri sohbet ve ilgilenmeleriyle sıcak bir ortam yaratıyor,motive ediyorlardı.Böylece vucut acılarımızı ve karanlık hücrelerin dibinde olduğumuzu unutuyorduk.
Akşamları gidişat üzerine yapılan tartışmaları pür dikkat dinliyorduk.Tartışmaları bağlayan M.Hayri Durmuş olurdu.İtiraz olduğunda Kemal Pir veya Mazlum Doğan araya giriyor,”Doktor,(Hayri’ye doktor diye hitap edilirdi)diyorsa tamamdır,kabuldur,mutlaka bir bildiği var,” deyip tatışmaya nokta koyarlardı…
D)
M.Hayri Durmuş’u, Kemal Pir’i ve Mazlum Doğan’ı ben çocuk denilecek yaşta iken tanıyordum.Sık sık Hilvana gelirlerdi.Bazen uzun zaman kaldıklarıda oluyordu.Evimiz,onların temel uğrak yeri idi.M.Hayri Durmuş’un Hilvan mücadelesinin kitleselleşmesinde,örgütsel yapının ilkeler doğrultusunda oturtulmasında ve çetelere karşı verilen mücadelenin zaferle noktalanmasında belirleyici emeği vardır.Hilvanı nerede ise aile,aile ve nerede ise tüm fertlerine kadar tanırdı.Bir mahalleden bir başka mahalleye veya bir evden başka bir eve giderken,yolu karıştırmaması için,defalarca beni yanına alıyordu.Yanında yürümekle ne kadar heyecanlı ve gururlu olduğumu anlatamam.Bazen sokak köşelerinden,diğer sokakları kontrol etmek için,aniden hızla koşar,baktıktan sonra hızla tekrar geri gelerek,”birşey yok abi” dediğimde,”yavaş Ahmı,koşma birşey yok”cevabını verirdi.Bana ismimin kısaltılmış haliyle,”Ahmı” derdi.
Zindanda 1980 in sonlarına kadar bulunduğu koğuşta kaldım.Onun dışında Mazlum Doğanda o koğuşta idi.Yakalandığında kısa süreliğine Kemal Pir de o koğuşta kaldı.Yemekte,M.Hayri Durmuş’un masasında,onun karşısında oturuyordum.O yaşımda soğan yiyemiyordum.Bana,”Ahmı soğan yemeği öğren,sonra bırakmazsın,bak benim gibi mesela..” deyip,teşvik ederdi.O zamanlar faşizmin saldırıları tam başlamadığından,kısmi bir rahatlık vardı.Bazen arkadaşlar,kantin listesini hazırladıklarında,M.Hayri Durmuş’a,birşey isteğinin olup,olmadığını sorarlardı.O da ya “hayır” ya da “bir kilo soğan istiyorum” cevabını verip gülerdi.
Giydiğim bir şalvarım vardı.”Ahmı bu şalvarı hiç indir me,sana çok yakışıyor” derdi.O şalvarla top veya valeybol oynadığımda,o şalvarlı halim çok hoşuna gitmiş olacak ki,bakıp bakıp gülerdi.Akşamları da şalvarla yatıyordum…
Birgün havalandırmadan koğuşa gittiğimde,bir yatağın üzerinde M.Hayri Durmuş ile Mazlum Doğan oturmuş,koğuşa yeni gelmiş birisiyle konuştuklarını farkettim.Gözlerime inanamadım.Sanki rüya görüyordum.Saçları uzamış,bu yeni gelen abiyi hemen tanıdım.Kemal Pir idi.Bir an olsun dona kaldım.”Kesin bizi buradan kurtarmak için,kaçırmaya gelmiş,” şeklinde düşündüm.O ruh halimle havalandırmaya geri döndüm.Havalandırma duvarının üzerinde ip olup olmadığına baktım.”Yakalanmış olamaz,yakalanmış olsaydı onunda saçını keserlerdi,” şeklinde düşünerek,kendi kendimi ikna etmeye çalıştım.
Eylemleriyle,cezaevlerindeki kaçışlarıyla efsaneleşen bu komutanımızın da yakalandığına o çocuksu,sade düşüncelerimle,nasıl kendimi ikna edebilirdim ki?Ama gerçek farklı idi.O da tutsak düşmüştü.
İlk yakalandığı döneme kadar,belli aralıklarla Hilvana gelirdi.Defalarca yoldaşı Saime Aşkın ile birlikte geldi.Uzun süre Hilvanda mücadeleyi sürdürmek için Mehmet Karasungur,ilk defa Kemal Pir ile gelmişti.Kemal Pir,Ona çevreyi ve yapıyı tanıtıyordu…
Arada bir,engebelli Bél mıntıkasındaki tarlamıza gelir,silah atışı yapardı.Atılganlığı,cesaretli çıkışları ve moral yüklü sesiyle,herkesin üzerinde gizemli bir etkisi vardı.Hilvan da mücadelenin başlatılmasında Kemal Pir’in,yürütülmesinde Mehmet Karasungur’un,sağlam bir neticeye ulaştırılmasında M.Hayri Durmuş’un koordineliği ve belirleyici rolleri vardır…
1978 in ortalarında,devlet destekli çetelere karşı yapılan ilk eylemden sonra,jandarma-polis tarafından,akşama doğru evimiz basılmıştı.Her taraf didik didik aranmıştı.Evde kimsenin olmadığını ve mahallenin savunmasız olduğunu duyan devlet destekli çeteler,büyük otomatik silahlarla evimizi basıp,taramışlardı.Dış cephesinde,lahit taşları arasında büyük delikler açılmıştı.
Sabah olduğunda annem,dökülen çimento ve duvar taşlarını süpürüyordu.O sırada Kemal Pir geldi.Annem,”onu gören olur ” diye çok tedirgin oldu.”Oğlum Kemal,seni burada görmesinler,yakalarsalar mahfoluruz.Düşmanlarımız çok sevinirler,” dediğinde,soğukkanlı ve sakin bir şekilde Kemal Pir,”birşey olmaz,ben tedbirliyim anne,merak etme,” cevabını verdi.
Annem,”oğlum bu ev duvarında açılan kurşun deliklerini çimento ile kapatacağız,hoş görünmüyorlar,” dediğinde,Kemal Pir,”yok anne,bunlar hep böyle kalsın,karışmayın,herkes görsün,öfke büyüsün,” cevabını verdi.Bunun üzerine o kurşun izleri öyle bırakıldı,karışılmadı…
Kemal Pir koğuşta kısa süre kaldı.Sonra başka koğuşa gitti.Koğuşta kaldığı süre içinde,akşamları etrafında oturuyor,anlattığı kaçış planlarını,eylemlerini,derslerle dolu yaşadıklarını dinliyorduk.
Bir seferinde tanıştığı adli bir mahkümü anlattı.O mahküm gözü kara olduğundan,sık sık değişik cezaevlerine sürgün ediliyormuş.Her sürgün edildiği yeni cezaevine de kendini korumak için,büyük sağlam bir bıçağınıda sokmayı başarıyormuş.O bıçağı hakkında,cezaevi idaresi ihbarlar alıyor.Tüm aramalara rağmen ele geçiremediklerini,çok teferuatlı anlattı.Daha sonraları mahkemelerde büyük itiraflarda bulunan Fehmi Yılmaz,”peki Kemal,kendisiyle gittiği her cezaevine,tüm aramalara rağmen o bıçağı sokmayı nasıl başardı,zulası ne idi?” şeklinde sorduğunda,Kemal pir,” o bende sır olarak kalsın,düşünün,yaratıcı yolları sizlerde bulun,” cevabını verdiğide hepimiz gülmüştük..
Faşizmin gelmesiyle M.Hayri Durmuş’u koğuştan alıp,işkenceye tabi tutmak için çok uğraştılar.Koğuş buna müsade etmiyor,ani saldırılarına karşılık veriyordu…Sonra başka bir koğuşa gitmek zorunda kaldım.Kısa bir sürede olsa,81 direnişinde o arkadaşlarla aynı 35.koğuş hücreler bölümünde kaldım…
E)
3 Mart 1981 de bir grup öncü arkadaş,işkenceleri ve saldırıları püskürtmek için ölüm orucu eylemine başladı.
İlk defa ölüm orucunun ismini duyuyordum.Çoğuda benim gibi ilk defa duyuyor bilmiyordu.
Ölüm orucu nasıl olur,su içilir mi,açlık grevi ile farkı nedir?Bütün bunlar pek bilinmiyordu.İşkencelerden sonra akşamları,bu ve benzeri konuların tartışmasını M.Hayri Durmuş,Kemal Pir,Mazlum Doğan ve diğer tecrübe,birikim sahibi arkadaşlar yapıyordu.Her eylemin sınırları denenerek konuluyordu.Bu konularda tecrübe ve dayanak oluşturacak zindan direniş mirası yoktu.
Bu ilk ölüm orucunda,kendisine yapılan işkenceler sonucunda Ali Erek arkadaş yaşamını yitirdi.Hücrede inlemesi uzun sürdü.Gece yarısına doğru inlemesi kesildi.Ölmüştü.Saygıyla anıyorum.Bir betaniyeye koyup götürdüler.Ölüm, bu kadar ucuz ve sıradanlaşmıştı…
Mahkemelerde siyasi savunmaya izin verilecek,kağıt kalem verilecek,bazı sosyal haklara karışılmayacak,işkence yapılmayacak sözünün alınmasıyla bu ilk ölüm orucuna,43 gün sürdürüldükten sonra son verildi.Ancak işkencelerin dozajında bir eksilme olmadı.Peyder pey tutsakların direnci kırıldı.Teslimiyet dönemi başlamıştı.Bu direnişin kırılması,onun öneminden birşey kaybettirmez.Zira direniş yenilgiyle sonuçlanmasına rağmen,elde edilen tecrübe ile güçlü başkaldırıların tohumunu da bağrında taşıyordu.
F)
Artık zindanın her köşesinde,gece-gündüz işkenceler altında tutsaklar feryat ediyordu.Bu uygulamaların amacı yavaş yavaş kavranmıştı.Gün doğumundan,gün batımına kadar askeri yürüyüş yaptırılıyor,ırkçı marşlar ezberletiliyor,emir komuta zinciri en sert biçimde uygulanıyordu.
Sosyal insani hiçbir hak kalmadı.Gazete verilmiyor,dış dünya ile bağlantı koparıldı.Çay,sigara içmek yasak ve bir işkence aracı olarak kullanıldı.Ziyaret ve avukat görüşü,bir dakika ile sınırlandırıldı.”Türkçe konuş,çok konuş” kuralı oturtuldu.
Kürtçe konuşmak yasak edildi ve her türlü işkenceye maruz bırakılmanın gerekçesi oldu.Bir dakikalık görüşlere her gidiş gelişlerde,saatlerce işkenceler yapılıyordu.
Mahkemelerde yazılı savunma yasağı vardı.Bir kaç cümle ile yapılan sınırlı savunmaların neticesi,vahşi işkencelerle noktalanıyordu.
Faşist idarenin hayata geçirdiği kural,birisi hata yapar,hepiniz sonuçlarına katlanırsınız.Ve iki madde şeklinde konumlarını izah ediyorlardı:Birici madde, komutan sürekli haklıdır.İkinci madde,komutan haksız olsa dahi birinci madde uygulanır.
İtiraf-ihanet yolu bu şekilde döşeniyordu.
Bunun için vahşi işkenceler eşliğinde onur kırıcı,aşağılayıcı metodlarda geliştirildi.Pislik yedirmeye zorlama,birbirini tokatlamaya zorlama,ağıza alınmayacak küfürler etme,kafaları lağım suyuna batırma,deterjan,bit,fare yedirtme,dökülen yemekleri yerden yalamaya zorlama,ispionculuğu geliştirme,jop sokma,arama adı altında eşyaları dağıtma,parçalama,esas duruşta yatma,robot gibi sağa sola bakmadan,göz kaş oynatmadan,kıpırdanmadan bekleme,işkencecilere “komutanım” deme,söyledikleri ne olursa olsun,yüksek sesle,”emret komutanım” deme,tekmil verme,künye okuma,yürüyüş esnasında dizler gögüse değecek şekilde çekme ve sert bir şekilde yere vurma,banyoya götürme bahanesiyle kilot katına kooridorlarda deterjanlı-kirli sularda süründürme,pencereleri yağlı kırmızı boya ile boyatıp,kapalı tutarak ışık ve temiz havanın koğuşa girmesini engelleme,yazın 40-45 derecelik sıcak havada kaliroferleri açma,kışın kapatma,susuz bırakma,toplu falaka,meydan dayağı atma,dayak düzenlerine alma…ve daha da uzatılabilir.İşkencesiz bir dakika kalmadı.
Düşkünleştirme ancak bu yolla sağlanabilirdi.Uzun bir zaman dilimine yayılan vahşi işkence ve uygulamaların sonucunda,her koğuşta katledilen tutsakların ceset leri çıktı.Çıldıranlar,intihar edenler,intihara teşebüsler oldu.Sağlam bir tutsak kalmadı.Nerede ise,her koğuşun üçte biri ağır sakatlanarak,hastalanarak,”normal” yaşamın dışına itildi.
Tutsak olan her birimizin yaşadıkları,tanık oldukları zindan tarihinin birer cildini oluşturur.Binlerce tutsak yıllarca o vahşete maruz kaldı.
Uygulamaya konulan her faşist kuralın ve buna karşı duruşun ve yarattığı sonuçların bir acı,trajik öyküsü vardır.
Gerilmiş derileri içinde,kemikleri adeta dışarıya fırlayan,avurtları çıkmış,solgun kuru kafalara ve cılız bedenlere sahip tutsaklar arasında;bütün bunlara ek olarak pislik,açlık,halsizlik,yorgunluk,havasızlık,korku,panik vb. nedenler,değişik marazi ve bulaşıcı hastalıkların yayılmasına yol açtı.Özellikle verem hastalığı başını alıp gitmiş,sınırı belli olmayan bir yaygınlık kazanmıştı.Ani kan kusmaları normal bir hal almıştı.Veremli tutsaklar tedavi edilmediği gibi,diğer tutsaklarla aynı kapta yemek yemeleri,aynı havayı solumaları ve aynı ranzada yatmaları uygulatılıyordu.Ölümcül hale gelenleri ancak hastahaneye-revire götürüyorlardı.Göstermelik sağlık kontrolleri yapılıyordu.Doktorlar,işkence çarkının sağlam bir dişlisi idiler.Hasta tutsaklara hakaret etme,işkence yapma ve işkencelerde hazır bulunma,onlar için sıradan bir refleksti.Bir tutsağı muane ederken,sırada bekleyen diğer hasta tutsaklara işkence edildiğinde,kan revan içinde bırakıldıklarında herhangi bir insani tepkinin sahibi değillerdi.Hele bir tutsağa,”senin hastalığın ölümcül değil,” tehşisini koyduğunda,o hastaya sınırsız işkenceler reva görülürdü.
Katledilenler ve sakat edilenler için sahte tutanaklar tuturulur,imzalatılırdı.”Ranzadan düştü,ayağı kaydı,lavaboya çarptı,” şeklinde hazırlanan tutanaklarla,güya insanlık dışı yüzlerini saklayacaklardı.
G)
1981in sonlarına gelindiğinde,bütün bunlara ek olarak itiraf olayının hızlandırılması için,sorgu-işkence odaları açılmış,tezgahlar kurulmuştu.Bu işkencelere götürülenler,koğuşlarından alınarak gözleri bağlanıyor,değişik koridorlardan dolaştırılarak sorgu odasına alınıyordu.Zindanın her tarafından yükselen işkence altındaki çığlıklara,elektrik-sorgu tezgahlarında yükselen çığlıklarda karışıyordu.
Uzakta yükselen çığlığın tonunda,hangi işkencelerin sonucunda o çığlığın atıldığını ayrıd edebilecek kadar ortamın parçası olmuştuk.Hepimiz bu sorgulamalara alınmayı,her an ismimiz okunup,gözlerimiz kapatılarak götürülme anını korkulu bir heyecanla bekliyor,birbirimize anlamsız,umutsuz ölü gözlerle bakıyorduk.
Daha önce örgütsel yapılarının merkezinde yer almış veya merkeze yakın görevlerde bulunmuş bazı itirafçılar,zindan idaresiyle beraber sorgulamalara katılıyor,akıl hocalığı yapıyorlardı.İtiraf yapanlarda çoğalmıştı.Ölüm korkusu ve işkenceler,onları bu duruma sürüklüyordu.Her mahkemeye gittiğimizde,yeni itirafçılara karşı,savunma yapmak zorunda kalıyorduk.Verilen bir iki cümlelik söz hakkıyla da siyasi savunma yapılıyordu.Hemen orada mahkeme içinde işkence yapılıyordu.Kimsenin hukuki durumunu düşündüğü yoktu.Mahkemeler açık,toplu şekilde işkencelerin yapıldığı salonlar olmuştu.Varolan bir kaç avukatında söz hakkı olmadığından,olup bitenleri sessizce ve çaresizce izlemeleri dışında bir seçenekleri kalmamıştı.
H)
Böylesi bir ortamda başkaldırmak,direnmek,işleyen süreci durdurmak ve tersine çevirmek,umutsuzluğun yerine umudun geçmesini sağlamak için kendini feda etmekten geçiyordu.Tutsaklar ölümden korkmuyor,tersine bir an önce ölüp,bu tarifi imkansız ortamdan kurtulmak istiyorlardı.Tek korkuları ölmeyi başaramadıkları zaman,başlarına geleceklerinin yaratacağı sonuçlar oluyordu…Bir kıvılcım yeterliydi.
Bana ve tutsaklara egemen olan ve ruhlarına sinmiş olan korkunun nasıl bir cesarete ebelik ettiğini doğurduğunu yaşayarak görecektim.
Mazlum Doğan 1982 Newroz gecesi,35.koğuş 4.kat 9.hücresinde yaşamını feda ederek,zifiri karanlıkta çakan ilk kıvılcım oldu.”Artık böylesi koşullarda yaşamanın bir anlamının kalmadığını” söylemişti.En imkansız koşullarda,direnme kültürümüzün yaratılmasının temsilini yaparak,çağdaş Kawa olma onurunu elde etti.
Faşist idare bu eylemin duyulmaması,isyan ateşinin etrafı tutuşturmaması için,işkenceleri aralıksız sürdürdü.Hiçbir şey olmamış gibi hedefine kilitlenmişti.Ama artık ok yaydan çıkmıştı.
Tarih 17 Mayıs 1982 gösterdiğinde 33.koğuşta,Mazlum Doğan’ın çaktığı kıvılcım yangına dönüşecekti.Dört tutsak Ferhat Kurutay,Eşref Anyık,Mahmut Zengin,Necmi Öner koğuşun uykuda olduğu bir saate,üzerlerine neft ve tiner dökerek,kol kola tutuşup kendilerini yakarlar.Sömürgeciliğe,zülme ve işkencelere karşı konulan bu eylemin siyasal amacını içeren bir mektupta bırakırlar.
Dörtlerin eylemi,faşizmin “tam sonuca gidiyorum” dediği anda yapıldı ve direniş zincirinin en önemli halkasını oluşturdu.Kuşkusuz teslimiyet zincirinin kırılmasına yetmemişti.Her konulan eylem duyuldukça,başka eylemlerin gelişmesini de tetikliyordu.Öfke büyüktü.
Zindan yönetimi,diğer koğuşların bu eylemi duymaması,hiçbir şeyden yılmadığını ve itiraf politikasını başarıyla sonuçlandıracağına dair kendine olan güvenle,daha bir hırsla işkenceleri boyutlandırdı.Tutsaklar,çıplak bedenlerini ortaya koyarak,kıran kırana bir mücadeleye başlamışlardı.
İ)
Temmuz 1982 de,benimde içinde olduğum Urfa grubunun duruşmaları tekrar başladı.Tutuklu tutuksuz binden fazla insan bu davada yargılanıyordu.O zaman 120 civarında tutsak,bu davada tutklu olarak yargılanıyordu.Duruşmalar bir başladığında bazen günlerce,hatta haftalarca sürüyordu.Gidiş gelişlerdeki katmerli işkencelerden dolayı,her tarafımız yara bere içinde kalıyordu.
Her grupta olduğu gibi,bu grupta da,işkencelerin sonucunda sakatlananların oluşturduğu kalabalık bir sakatlar grubu da vardı.Diğerlerine rastgele işkence yapılır iken,sakat olanların sakat yanları göz önünde tutularak,sağlam taraflarına yükleniliyordu..
Urfa grubu çok kalabalık olduğundan,hemen hemen her koğuştan tutsaklar vardı.Mahkemedeki herhangi bir durum,böylelikle çok sayıdaki koğuşa yayılabiliyordu.Hem de kadrosal siyasal savunma konusundan da daha nitelikli bir bileşim oluşturuyordu.PKK ana davasının tüm gruplarıyla çıkan M.Hayri Durmuş,Kemal Pir ve Mazlum Doğan bu durumlardan ötürü önemli açıklamaları,vermek istedikleri mesajları için bu grup,onların tercihlerinde öncelikli yer alıyordu.
İlk günkü duruşma,munakaşalı ve faşist heyetin hiç beklemediği kural tanımaz hareketlenmelerle başladı…
Fevzi Yetkin adlı tutsak,bazı açıklamalarda bulunmak için ısrarla söz hakkı istedi.Mahkeme heyeti halen onu susturmamış iken,Fuat Çavgun da “açıklamalarda bulunmak istiyorum” ısrarında bulundu.Bu hareketlilik muthiş bir heyecan yaratmıştı.
Ortalığın karışacağını anlayan mahkeme başkanı Emrullah Kaya,Fevzi Yetkin’e söz hakkı verdi.”..33.koğuşta dört arkadaşının kendini yaktığını,mahkemede açıklamayı tarihi bir sorumluluk olarak gördüğünü,..” ve yaşadıkları o anı ve sonrasındaki vahşeti,dili döndüğü kadar anlattı.Biz tutsaklar,Mayısta gerçekleşen bu eylemi ancak Temmuzun ortalarında duyabiliyorduk.D.Bakır zindanı için boşuna kapalı kutu denilmiyordu.(Bir arkadaşı ile birlikte Fevzi Yetkin,daha sonraki yıllarda “Dörtlerin Gecesi”adlı kitabı yazarak,yaşamını yitiren arkadaşlarına karşı sorumluluğunu yerine getirmeyi esas alacaktı.)
Zindan idaresi ve mahkemeler,Fuat Çavgun’un Urfa grubu üzerinde çok etkili olduğunu,mücadelenin başlangıç yıllarında örgütsel çalışmalara profesyonelce katıldığı,Kemal Pir’in eylem arkadaşı ve tamamlayıcısı durumunda olduğunu çok iyi biliyordu.Onun itiraflarda bulunması halinde,Urfa grubunu çok kötü etkileyeceğini hesaplıyordu.
Bu duruşmaya kadar özel işkencelere tabi tutulmuş,sol ayağı kırılmıştı.Onun koğuşunda kalanlar,araya çok uzun yıllar girmiş olmasına rağmen,zindanın bahsi geçtiğinde,ona yapılanları ve onun efsanevi direnişini anlatarak anarlar..
Fuat Çavgun,faşist idarenin durumunu teşhir etmek ve bir başlangıç için fırsat kollamayı amaçlar.Göstermelik bir ifade yazar ve böylece kendini mahkemeye ulaştırır.
Kendisine söz hakkı verildiğinde,bütün bunları yüksek bir performansla ve cesaretle açıkladı.Gidişata müdahale için,M.Hayri Durmuş’un adını zikrederek,tavır geliştirmek için hazır olduğunu vurguladı.
Yerine geçip,oturmak istediğinde,”ben bunların yanında oturmak istemiyorum” dedi.Yarı pişmanlık göstermiş,itiraf yapmış,idareye yanaşmış kişilerin yanına oturtulmuştu.Hakim bağırarak,”nerede oturacaksın,sana özel koltuk mu getirelim,” dediğinde,o da bizlerin oturduğu tarafı göstererek,”bu arkadaşların yanında oturmak istiyorum” dedi.
İlk günün duruşması bitti.M.Hayri Durmuş,ne kadar ısrar etti ise de,söz hakkı verilmedi.Duruşmanın kapanışı öncesinde kendisine söz hakkı verileceği söylendi ve diğer gün 14 Temmuza sarktı…
I)
14 Temmuz günü,kesintisiz devam eden işkencelerle sahah erkenden kalktık.Biz mahkemeye gidenler koğuşlardan alındık.Koridorda duvara dönük vaziyette esas duruşta,ayakta bekletildik.Arkadan salanan tekmelerle,jop ve kalas darbeleriyle bazen yere yığılıyor ve bazende düşmemek için duvara tutunuyorduk.Her zamanki gibi,duruşmalara gidişte yapılan hakaretler ve uygulamalar yapıldı.Ellerimiz arkadan kelepçelendi,kollarımız arasından geçirilen zincirlerle birbirimize bağlandık.Omuzlarımıza ve kafalara indirilen sert joplar eşliğinde,cenaze arabalarına bindirilerek mahkeme salonuna götürüldük…
Mahkemeye ulaşana kadar araba içinde atılan dayaklardan dolayı çok bitkin düşerdik.Her mahkemeye varışımız da,mahkeme dönüşü uğrayacağımız işkenceleri düşünürdük.Hukuki durumu düşünecek zaman yoktu…
Heyet,itirafları-ihbarları dinledikten ve tutanakları tamamladıktan sonra,duruşmanın başka bir tarihe ertelenmesi için önlerindeki dosyaları toparlamaya başladıklarında,çoktan öğle saatleri geçmişti.
Heyet,M.Hayri Durmuş’un havaya kalkan elini görmemezlikten geliyordu.Konuşmak istediğini söylediğinde,heyet”tamam duruşmayı erteleyeceğiz,ne söyleyeceksen orada söyle,bir dakikayı geçmesin,” dediğinde,M.Hayri Durmuş ayağa kalkarak kürsüye yürüdü ve tarihi konuşmasına başladı.Mahkeme heyetinin onu dinlemesi için,adeta onları teslim aldı.
Tarihi ölüm orucu kararını ve buna yol açan sebepleri sıraladı.
Artık yargılananlar yargılıyordu..
Konuştuklarını hepimiz pür dikkat dinliyorduk.Esaret koşullarındaki gerçekliğimiz ile yüz yüze gelerek,duygu deryasına dalmıştık.
M.Hayri Durmuş konuştukça mahkeme heyeti,işkenceciler takımı ve onların yedekleri itirafçılar öyle küçüldüler ki,deyim yerindeyse mide bulandıran sineklere dönüştüler.Tüm uygulamaları ve buna karşı tutumu,gayri insani yaşamın yarattığı sonuçları,faşist cuntanın teröre dayalı karekteri ve buna karşı duruşun anlamını anlattıkça,adeta ruhani bir atmosfer oluştu,tutsak bedenlere ruh oldu.Silkelenmeyi-canlanmayı sağladı.Boyun eğişten kurtulmak için cesaret oldu.
Kendisi zincire vurulmuş,tutsak edilmiş bir önder;kırılmış,boyun eğdirilmiş,kelepçeli ve zincirlerle bir birine bağlanmış,umudu yitirmiş ordusunu nasıl isyan eden,başkaldıran ve artık bükülemez bir orduya çevirebilir?Bunun net cevabı M.Hayri Durmuş’un tarihsel kişiliği ve eylem anlayışıdır.Şimdiye kadar tarihte,sadece böylesi bir duruma D.bakır zindanında tanık olunmuştur.
Bu duruşmanın kendisi için son duruşma olduğunu,halkımıza ve bizlere ölümüne isyan ve şiddetle karşı koymanın dışında bir seçeneğin bırakılmadığını,bu saaten sonra koşulsuz ölüm orucuna başladığını ve “mezar taşıma borçlu gitti” yazılsın dediğinde,tutsakların gözlerinde yaşlar yuvarlanıyordu.Bu bir vedalaşma idi…Mahkeme heyeti,kararından caydırmak istedi ise de başaramadı.
Arkasından büyük enternasyonalist Kemal Pir söz hakkı aldı.Ve M.Hayri Durmuş’un dediklerine katıldığını belirtti.Daha önceki eylemlerde canlarını feda eden arkadaşlarını kastederek,”ilk ve onlardan önce biz ölmeliydik,” diyerek ölüm orucu kararını açıkladı.
Evet büyük önderim,ilk zindana geldiğinde,seni koğuşta ilk gördüğüm zaman,o çocuksu duygularıla,”bizi burada kaçırıp,kurtarmak için geldiğini” düşünmüştüm.Zaman gelecek ve hayatını ortaya koyarak,bizleri bu cehennemden kurtaracağını nereden bilecektim.
Ali Çiçek söz aldı.Ölüm orucu eylemine katıldığını açıkladı.Arkasından da başka arkadaşlarının kendisinin yaptığı eylemlerden ceza almaması için,yaptığı eylemleri tek tek açıklayarak üstlendi.Soğukkanlılıkla bir işkenceci polisi,ölümle nasıl cezalandırdığını anlatırken,başta baş işkenceci Esat Oktay Yıldıran olmak üzere,tüm işkencecilerin sonlarının ne olacağını müjdeler gibiydi.Sözlerini,”PKK bizlere teslimiyeti değil,direnişi öğretti,” diyerek bağladı.Bu sözlerden sonra,oturduğu yerden ayağa kalkarak konuşan Kemal Pir “Alinin bu sözlerine katıldığımı tutanaklara geçirin,”dedi.
Ali Çiçek’ten sonra Fuat Çavgun ve iki tutsak daha ölüm orucuna katıldığını açıkladı.Mahkemede toplam altı tutsak tarihi direnişi başlattı.Kaldığı hücrede,ölüm orucu eyleminin başladığını duyan Akif Yılmaz da ,ölüm orucuna başladığını,zindan idaresine bildirir.
J)
Bu tarihi duruşmada kimler yoktu ki?Mahkemelerde,sadece gözaltında bakarak görebildiğim babam,abim Mustafa,ilk günden beri işkenceleri beraber yaşadığım,özel işkence tezgahlarına alınan,zorla ağzı açılarak deterjan boşaltılan ve midesinde yara alan,daha sonraki yıllarda beraber kaldığımız hücrede,açlık grevi eyleminde,kollarımın arasında son nefesini vererek,yaşama veda eden abim Emin Yavuz.Sonraki yıllarda Botanda düşmana esir düşen ve vahşice katledilen Yılmaz ve kardeşleri Erkan,Yüksel Uzun.Fuat ve İsmail Çavgun kardeşler.Hamit,Mustafa,Ömer Kandal kardeşler.Sevgatlar…Direngen öncü kadrolar,yurtsever ve demokratlar..Ve bunlarla arkadaş ve akraba oldukları anlaşılan ve bundan dolayı da cezalandırmak için zindana atılanlar.Toplam 120 civarında tutsak,söz hakkı verilmeyen bir kaç avukat ve varsa bir kaç ziyaretçi..Eylemi her tarafa ulaştıracak,örgütleyecek,zülme karşı yükselen sesin boğulmasını engelleyecek olan canlı birer sigortaydılar..
Tarih,ilk defa böyle bir mahkemeyi ve ölümüne onurlarını kurtarma mücadelesini verenleri kayıt düşüyordu…
Duruşma bittikten sonra,büyük bir sessizlik çökmüştü.Bu tarihi karar karşısında işkence yapan eller adeta kırılmış,hakaret ve küfürle açılıp kapanan ağızlar sus pus olmuştu.Eylemin ağırlığı hemen kendini göstermişti.Zindana geri getirildiğimizde zincire vurulmadığımız gibi,ellerimiz kelepçede iken işkencede yapılmadı.Normal bir yürüyüş ile koğuşlarımıza dağıtıldık.Yıllardı hayal ettiğimiz bu normal durum,bizlere çok anormal gelmişti…
Artık eylemi duymayan koğuş kalmamıştı.Sıra Canlarını katık eden önderlerimizin yolundan yürüyerek,onlara layık olmaya gelmişti.
Eylül 1982 de ölüm orucu eylemine girenlerden dört arkadaş şehit düştü.Kemal Pir,M.Hayri Durmuş,Akif Yılmaz,Ali Çiçek..Onlar artık fiziken aramızdan göçüp gitmişlerdi.
Bu arkadaşların şahadetinden sonra,Kasım 1982 de tekrar duruşmalarımız başladı.Onların yokluğunu mahkemede farkettiğimizde,bütün mahkeme duvarları üzerimize yıkılmış gibiydi.Adeta yarı çıldırmış halde idik.Şimdi bu satırları yazarken dahi gözyaşlarımı tutamiyorum.Herkes onların yokluğunun getirmiş olduğu ağır ama o kadar da soylu sorumluluğun bilinci ile hareket edecekti,ediyordu.Eylem ve yaşam perspektifimiz netti.Ölüm korkusu öldürülmüştü.Yapılan siyasi savunmalarla,hergün bu konuda tavır belirleyen tutsakların çoğalmasıyla faşist sistem,kurduğu mahkemede bizzat yargılandılar ve mahküm edildiler.Tüm saldırı ve işkencelerle bu durumu engelleyemediler.Buna tarihi yazmak denir.
K)
Onların önderlik anlayışında ve pratik yaşam tarzlarında insanların emeğini görmeme,yok sayma,günümüzdeki bilmem kaçıncı sınıf “önder”lerde moda olan aşağılama,küfür ve hakaret etme,azarlama,emeklerin üzerine löp diye oturmak için komplo teorileri üretme,tasfiye etme ve bunu bir üstünlük olarak taslama,dalkavukluğa deger verme yoktu.Her insanın tutulması gereken olumlu yanlarından tutup geliştirme,ikna çabalarında sınırsızlık ve mütevazilik,insanın duygusal boyutuna deger verme..vardı.Lugatlarında kişiyi hatalarına kurban etme ve egemen devrimci gelişim yanlarını bir çırpıda yok sayma yoktu.Anlayışlarının merkezinde emek sahibi insanlara ve dava arkadaşlarına sevgi,saygı ve göz bebekleri gibi koruma vardı.
Ve onlar en zor koşullarda,düşmanla yakın dövüşte savundukları çizginin dumura uğramaması için,politik madrabazlıklara mahal vermeyen,ideolojik çürümeyi mahküm eden önderlerdi.
Onların siyasi bir hattın ötesinde her kesimden ve siyasi çizgiden saygı görmeleri,eylemlerinin sahiplenilmesi ve ortak bir deger olarak feyz alınması;haklı çıkışlarının yanında bireysel,önderliksel özelliklerinin de payı belirleyicidir.
Onların ölümünün birinci yıl dönümü Eylül 1983’te,bütün zindan topyekün ayaklandı.Bütün faşist yönetmenlikler yerle bir edildi.Onurlu ve insani bir yaşam tehsis edilerek ve ölümüne bu yaşam savunuldu.Anılarına bağlılık en güzel bir şekilde gösterildi…Bugün dahi her eylemin ve direnişin başlangıç halkasını,onların bıraktığı miras oluşturmaktadır…
Yıllar sonra zindan da tahliye olup,Hilvana gitmiştim.Evimizin dış cephesindeki kurşun yerleri halen duruyordu.Lahit taşları arasında açılan büyük deliklerde,serçe kuşları yuva yapmıştı.Anneme sordum,”bu kurşunların duvarlarda açtığı delikleri halen kapatmamışsınız,neden?” Annem,evimizin tarandığı günün sabahında,Kemal Pir’in geldiğini,bu deliklerin kapatılmamasını hatırlatarak,”oğlum,rahmetli Kemal Pir vasiyet etti,ev yıkılsada,o delikleri kapatmayacağız” cevabını aldığımda,göz yaşlarımı tutamamıştım.
Onlar,onları tanıyan herkeste derin izler bıraktılar.Hedefledikleri güzel dünya kurulana kadar,onlara borçlu kalacağız.

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.