DOLAR
18,6344
EURO
19,6306
ALTIN
1.077,07
BIST
4.962,97
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Diyarbakır
Açık
14°C
Diyarbakır
14°C
Açık
Pazar Az Bulutlu
13°C
Pazartesi Çok Bulutlu
12°C
Salı Çok Bulutlu
11°C
Çarşamba Az Bulutlu
12°C

Ne zamandan beridir…-Selim Temo

Ne zamandan beridir…-Selim Temo
03.01.2022
0
A+
A-

1990’lı yıllarda Londra’dan yayın yapan BBC Radyosunda dünyanın pek çok yeriyle ilgili haberler olurdu da biz daha çok, daha doğrusu sadece kendimizle ilgiliydik.

1990’lı yıllar, Kuzeyli Kürtlerin topluca BBC Radyosunun Türkçe servisinin haberlerini dinlediği yıllar olarak tarif edilebilir. Çünkü Türk TV ve gazeteleri olan biteni Türk devletinin gözü ile görüyorlardı. BBC Radyodan ise başka yerlerden duyamadıklarımızı duyuyorduk.

Kuzey Kürdistan’da saat 19:00’a yaklaştı mı radyolar bir raftan, bir kör pencereden, yukarıdaki bir yerden yavaşça indirilirdi. Üstündeki örtü katlanıp kenara konur, anten çekilip uzatılır, BBC istasyonu bulunur ve yayının başlaması beklenirdi. Güzel bir jenerik müziğinden sonra tok bir ses duyulurdu: “Burası Londra.”

Bu yüzden midir bilmem, 15 Nisan 2011’de Heathrow’a indiğimde “Burası Londra” demiştim içimden. On bin tilkinin güven içinde yaşayıp sokaklarda dolaştığı Londra. Thomas Sterne Eliot’ın Ağustos 1914’te gelip yerleştiği Londra. Çünkü orada Ezra Pound’la tanışacak. Çünkü orada Pound’un yarısından fazlasını çıkarıp düzenlediği (*) The Waste Land’i yazacak. Çünkü zaten Nisandı ben vardığımda ve zaten The Waste Land şöyle başlıyordu: “April is the cruellest month” (Nisan en zalimidir ayların).

1990’lı yıllarda Londra’dan yayın yapan BBC Radyosunda dünyanın pek çok yeriyle ilgili haberler olurdu da biz daha çok, daha doğrusu sadece kendimizle ilgiliydik. Hakkımızdaki haberleri can kulağıyla dinlerdik. Hakkımızdaki haberler, bir isyanın gittikçe yaklaşan ayak seslerinden haber veriyordu. Faşizmin koyuluğu, geleceğe yerleşmiş isyanın şiddetini şekillendiriyordu.

Sonra Silopî’deki, Cizîr’deki, Licê’deki direnişler, uğultulu meydanlardan, çamurlu sokaklardan gelip eşiklerimize, odalarımıza, eyvanlarımıza dolan sesler. 1990’lı yılların ilk yarısı kanlı bir sis içindeydi.

Dünyayla ilgilenmeye başlamamız ise, geniş göklerin altına yayılmış ovalar, dağlar ve vadilerden çok uzaktaki Güney Afrika ile başladı. Nelson Mandela ile. Mazlumdu. Bizdendi. Yıllardır hapisteydi. Onun yaşadığı ülke bizim yaşadığımız ülke gibi ırkçı bir ülkeydi.

En az onun kadar adını duyduğumuz başka biri ise, “zenci rahip Desmond Tutu”ydu. Haberlerde onun için sıkça kullanılan diğer sıfat, “insan hakları savunucusu”ydu.

Yine radyonun başına toplandığımız bir akşam gelecekteki “muhtemel” hayatım boyunca duyup duyacağım en etkili cümleyi duymuştum.

O uzun akşamda merakla etrafına dizildiğimiz radyodan bir zaferin koyu ruhu çınlıyordu. Güney Afrika Cumhuriyeti’nde ırk ayrımı bitmişti. Siyahlar kazanmıştı. Sömürgeci beyaz rejim kaybetmişti. Bu haberi veren sesin gerisinde büyük kalabalıkların kalp atışları duyuluyordu.

Sonra Desmond Tutu ile röportaj başladı. Spikerin İngilizce başlayan konuşması belirsizleşip geriye çekilirken Türkçe çeviri öne çıktı.

Sordu spiker:

  • Sayın Desmond Tutu, ne zamandan beridir bugünü bekliyorsunuz?

“Zenci rahip, insan hakları savunucusu Desmond Tutu” şöyle cevapladı:

  • Tam olarak söylemek gerekirse, 339 yıl!

Beyazlar 1652’de siyahların ülkesine çıkmışlardı. Sayıca az olmalarına karşın ülkenin sahiplerini köleleştirmiş, kölelerin kanı ve terinin üstüne asrî medeniyetlerini dikmişlerdi. Tümüyle zalim sayılmazlardı; Steve Biko’ya bakılırsa, efendilerin içinde Hintlilere, hatta siyahlara merhamet duyanlar da vardı ve ezilenlerin öfkesini Meryem’in oğlunun masum bakışlarının ya da ateşli Sovyetik nutukların gölgesine taşıyorlardı!

Desmond Tutu, kendi tarihini yankılıyordu. Zamanın kanatlarıyla uçup o uğursuz âna konuyordu. Başımı döndüren o cümle, göğüme dağılıyordu.

Bir süre sonra sadece yazar ve dağıtımcılarının değil, okurlarının da öldürüldüğü gazetelerimizde görür olduk Tutu’yu. Parlak gözlerini çevreleyen yüzünde sevimli bir gözlük ve dinmeyen bir tebessümle. Meğer o da bizi bilirmiş, Munzur’un gözesinden içmiş gibi bakıyor içimize. 2012’de Uluslararası Barış İnisiyatifi’nde selamlıyor bizi, 2014’te Kobanê’de saf tutuyor, 2018’deki Uluslararası Mahkeme’de bizim ırkçıları yargılıyor ve siyah bir elmas gibi parlayan o aksanıyla bizim vadilerimizde de yankılanıyor.

“Zenci rahip, insan hakları savunucusu Desmond Mpito Tutu”, 339 yıl beklediği ânı gördükten “tam olarak söylemek gerekirse” 29yıl sonra başladığı yere, toprağa döndü. Biz Kürtlere ise bize de sorulacak o soruyu beklemek kaldı:

  • Ne zamandan beridir bugünü bekliyorsunuz?

(*) T.S.Eliot (1971), The Waste Land: A Facsimile and Transcript of the Original Drafts Including the Annotations of Ezra Pound, Edited by Valerie Eliot, London, Faber and Faber.

Arti Gercek

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.