DOLAR
9,2949
EURO
10,7905
ALTIN
528,13
BIST
1.413
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Diyarbakır
Çok Bulutlu
26°C
Diyarbakır
26°C
Çok Bulutlu
Salı Parçalı Bulutlu
24°C
Çarşamba Az Bulutlu
23°C
Perşembe Az Bulutlu
24°C
Cuma Az Bulutlu
25°C

Nasıl tanıştık?-Arzu YILDIZ

Nasıl tanıştık?-Arzu YILDIZ
18.08.2021
0
A+
A-

Bir rüzgar göğüs kafesimden içeri giriyor. Uğultular, birbirine karışmış suretler, kimseyi tanımıyorum. Birileri bir şeyler anlatıyor, bir şeyler söylüyor, cevap veriyorum. 

Ama ne söylediğimi, nasıl gülümsediğimi, hiçbir şey olmamış gibi nasıl durduğumu bilemiyorum. Bir tipinin içinde kaybolup gitmiş gibiyim. Ya da dehşet bir hortumun içerisindeyim. Her şey etrafımda dönüyor. İçimde hapsolan biri var. Ben gülüyorum, o ağlıyor. Ben konuşuyorum, o susuyor, ben unutuyorum, o hatırlatıyor, ben güçlü duruyorum, o çırpınıyor. 

İnsanın, kendini, acısını hapsetmesi ne anlıyorum. Sanki içeriden bedenimi yumrukluyor, bağıra bağıra özgürlüğünü istiyor. İzin vermiyorum. 

Kanada’ya geldiğim ilk haftadan bahsediyorum. Yıllarca adliye muhabirliği yaptım. Kimsenin görmediği kadar acı, hüzün, gözyaşı, ve hayatın tüm acımasız yüzünü gördüm. Ama adalete inandım. Bir anne ile bebeğini koparacak vicdansızlık, üstelik nedensiz bir şekilde herkesin canını acıtır. Uykularını kaçırır sandım! Benim uykumu kaçırdığı için! Adliyeden eve geldiğimde, duruşma salonlarında gözyaşlarımı tutamadığımdan…

Herkes her şeyi kendi ile ölçer, kendinden bilir.

Ben de kendimle ölçmüştüm.

Kanada nasıl bir yer anlamamıştım. Şok içerisindeydim. Buranın çok demokratik bir ülke olduğunu söylemişlerdi. “Çocuklarını getirirsin, en hızlı şekilde ailene kavuşacağın yer orası” diye anlattılar. İnandım! 

Toronto’ya Aralık (2016) ayında gelmiştim. Soğuktu ve üzerimdekiler dışında yedek kıyafetim yoktu. Kanada Gazeteciler Derneğinin gala gecesi olduğunu, oraya gider, yaşadıklarımı anlatırsam her şeyin daha kısa sürede düzelebileceğini söylediler. 

Geceye gidecektim ama kıyafetim yoktu. Bir kadın bana uygun bir pantolon verdi. Eskiciden bir bluz aldım. Üzerime geçirip, bana eşlik edip oraya götürecek olan iki gençle yola çıktım. O ana kadar içime hapsettiğim anne suskundu. Görünen yanım, sakin ve olan biteni kabul etmiş, çocuklarını hiç görmemeyi bile göze almıştı. Bir şövalye gibiydi. Oysa her şövalyenin acıyan yanı yarasında değil, kimsenin dikkat etmediği gölgesindedir. O gölge gibi içimde bağıran yanım hiç bir şeye hazır değildi. Sadece çocuklarını istiyordu. 

Galanın yapıldığı binaya girdik. Devasa bir gökdelende yapılıyordu. Organizasyonun yapıldığı kata geldik. Hangi salonda olduğunu bilmiyordum. Binaya girdiğimde beni getiren gençleri gözüm görmedi. Kendi kendime o anlatılan “her şey daha hızlı olabilir” sözüne inanmıştım. Aklım başımdan gitmiş gibi etrafıma bakıyordum. O içimde tuttuğum acımı, hapsettiğim anneyi orada daha fazla tutamadım. Artık görünen tarafım değil, o gizli yanım salonda dolaşıyordu. 

Duvarlarında büyük tablolar asılı, servis masalarında şarap ve mezelerin bulunduğu bir salonda 70 yaşlarında bir kadın duruyordu. Saçları ensesine dökülmüş, parmağında taşlı yüzükler, çok uzun boylu ve güçlü görünüyordu. Yanına gittim. Artık ne gazeteci, ne Türkiyeli, ne güçlü ne de başka bir şeydim. 

Aklım, mantığım gitmişti. İngilizce pek bilmiyordum. “Merhaba” dedim. Kadın baştan aşağı üzerimdeki kıyafetlerime, yüzüme baktı, beni süzdü. Şaşkın bir şekilde ne diyeceğimi beklediğini ima eden bir bakış attı. 

“Ben Türkiye’de gazeteciydim. Kaçtım. Yedi aylık bebeğim ve yedi yaşında kızım orada kaldı. Onları getirmem için bana yardım edebilir misiniz” dedim. Bir dilenci gibi yardım istiyordum. Bunların olabileceğine sebepsiz annelerle çocuklarının ayrılmasına birileri sebep olsa da “normal” insanların sessiz kalacağına inanamıyordum. 

Kadın iri mavi gözlerini kocaman açtı. Şok geçirmiş ve sarsılmış bir şekilde “Nee” dedi! Aynı cümleleri tekrarladım. İngilizcemin kötü olduğunu belirttim. 

Ellerini uzattı. Elimi iki avucunun arasına aldı. Yüzüklerini ve ellerinin sıcaklığını hissediyordum. Benim kadar acılı, benim kadar şaşkın ve çaresiz bakıyordu. Bir anne ile bebeğinin sebepsiz koparılacağına ihtimal veremiyordu. 

İnanamıyordu. Ben de inanmamıştım. 

Sanki benim içimdeki anne çoğalmış ve onun içinde de belirmişti. Elimi bırakmadan benimle masa masa dolanıyor, insanlardan çocuklarımın gelmesi için ne yapabileceklerini soruyordu. 

Bir adam, Kanada’da bilinen en iyi mülteci avukatlarındanmış. “Sabah büroma gelsin. Davasına ben bakacağım ve çocukları getirmek için elimden geleni yapacağım” dedi (sonra avukatım oldu). O gece o kadın ile beraber el ele aynı kişi gibi dolandık. Elimi tutunca sanki elimden ona içimden geçenler aktarıldı. 

Sahiciydi ve gerçek bir acıyı paylaşma durumu olmuştu. Bunu (beni anlayan ve hüznümü samimi bir şekilde paylaşan birinin varlığını) en saf haliyle sadece orada hissettim. 

Giderken bana kartını verdi. Ben de ona mail adresimi. Kartın üzerinde “Sally Armstrong” yazıyordu. Kaldığım yere dönünce o gece için emanet aldığım pantolonu iade etmek istedim. Ama emaneti veren kabul etmedi. O gece serbest bıraktığım anneyi bir daha hiç çıkarmadım. 

Çünkü Kanada demokratik değildi ama insanlar demokrattı. Devlet, her yerde devletti: soğuktu! İnsanlar, demokrat olduğu için ülkeye “demokrat” diyorlardı. Talep edilen şeyler uygulamaya geçtiği için!

Sally ile beraber masa masa gezince anladım ki kimsenin yapacağı bir şey yok, herkes ne yapılacağını bir diğerine soruyordu. Ben Sally’e sadece üç cümle kurmuştum, “Merhaba, çocuklarımı bırakmak zorunda kaldım. Gazeteciydim” elimi tutup gözlerini kocaman açması için bu cümle yeterli olmuştu. 

Ben de bunun devlet nezdinde normal olsa da, insanlar nezdinde olmayacağını düşünüyordum. 35 yaşındaydım. Sally, 70 civarındaydı! Ben 35 yaşını doldurduğumda insanlar için bunun olağan olduğunu anladım. Çok isterdim bunu 70’inde bile anlamamayı, ya da hiç anlamamayı! Sally gibi şok geçirerek bakmayı! 

Oysa aynı şeyi Türkiye’de saklı kaldığım dönemde  anlattığım avukat, gazeteci tanıdıklarım mesajlarıma bile dönmedi. “Nasılsın?” diye sormadı. Onların insan hakları ödüllerine layık görüldüklerini, tutuklu ya da soruşturma geçiren gazetecileri “sözde” savundukları için fonlar alıp, tweetler attığını gördüm! 

Çoktandır insanların her şeyi normal görüp, sırtını dönüp uyuduklarına ikna olmuş durumdayım. 

Türkiye’ye baktığımda devletten demokrasi isteyenlerin önce kendilerinin demokrat ve insan olma vasıflarını öğrenmesi gerektiğini düşünüyorum. 

Devletler demokrat olmuyor. İnsanlar devleti demokrasiye ve adil olmaya zorluyor. 

O dönemde yaşadığım ve içimde hapsettiğim çaresizliği, acılı anneyi bir kez serbest bırakıp, herkese gösterdiğimde bana dönüşen ve o kadar samimi kederimi paylaşan kişi Sally oldu. Elinin sıcaklığını hala hissediyorum. 

Sonradan hep halimi hatırımı sordu. Zaman ayırıp mütevazı bir şekilde benimle buluştu ve benim için  hep elinden gelenin en iyisini yapmaya çalıştı. Benim için ise o elimi tuttuğunda hissettiğim sıcaklık yetmişti. Üzmemek için hep iyi olduğumu söyledim. 

Sonraları, buradaki Kanadalı arkadaşlarım onu nereden tanıdığımı soruyordu. Hikaye hep ben de kaldı. Ve onun için “İnsan hakları savunucusu, müthiş bir gazeteci ve yazar. Saygıdeğer biri” diye bahsediyorlardı. Saygıdeğer ve demokrat olmadıktan sonra ne sıfat taşırsan taşı! 

Biz de sorsan herkes gazeteci, herkes yazar, ama kimse gözlerini ayırıp bakmıyor, kimse kimsenin elinden tutmuyor, acısını paylaşmıyor. Göstermelik ve sahte her şey.  

Diğer yandan, bu kişilere ulaşmak en az sarayda vicdana ulaşmak kadar zor. Büyük gazeteci nasıl olunur anlıyorum. Önce insan olarak. İnsana insan gibi bakarak, kocaman gözlerle ve sıcacık bir dokunuşla! “Üç cümle ile yetinerek” kimliğine, etiketine bakmayarak. Yazıyla, sözle değil!

Şimdi 41 yaşındayım. Ve her şeyin olabileceğine, kayıplara, ölümlere, işkencelere, ırkçılığa, cinsiyetçiliğe, annelerle çocuklarının ayrılmasına birileri sebep olsa da”normal” gibi görünen  insanların sessiz kalacağına inanıyorum.

Bu yüzden demokratlığı sosyal medyada kafa atmaktan ibaret sayanları dikkate almıyorum. 

Devletler demokrat olmaz, toplum demokrat olur ve devlete bunu dayatır! Zulmü değil! 

Toplumun normalleştirdiği her şey, devlet için yapılmasında sakınca görülmeyen bir zevktir!

Sinews03

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.