DOLAR
18,5349
EURO
18,2221
ALTIN
1.011,87
BIST
3.392,13
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Diyarbakır
Açık
34°C
Diyarbakır
34°C
Açık
Salı Açık
35°C
Çarşamba Açık
34°C
Perşembe Az Bulutlu
31°C
Cuma Az Bulutlu
27°C

Mona’nın ardından…

Mona’nın ardından…
13.02.2022
0
A+
A-

Arzu Yildiz

Sınır

Mona’nın ardından…

Arzu Yıldız
  • Arzu Yıldız
  • Şub 07 2022 10:43 Gmt+3
  • Last Updated On: Şub 10 2022 09:01 Gmt+3

Ortadoğu’ya boşuna “bataklık” denilmiyor, birinden kaçarken bir diğerine saplandığın, bir ülkeden başka bir ülkeye değil de sanki bir çukurdan çıkıp, başka bir çukura düştüğün geniş ve lanetli topraklar, bu adına “Ortadoğu” denilen yer. 

Türkiye bataklığın bitiş çizgisi gibi, kaçmaya çalışan herkesin son anda saplandığı ya da kurtulduğu bir çıkış noktası.

Savaştan, törelerden, açlıktan kaçan ya da düşündüğü ve sorguladığı için suçlanan insanların sığındığı, Avrupa’ya ulaşmak için kullandığı mecburi bir güzergah. 

İçeride kalanlar artan ırkçı saldırılar nedeniyle korkularından kurtulamıyor, “ölümü görüp sıtmaya razı olmak” deyimi ile bıçak sırtı bir hayat sürüyor. 

Yaklaşık bir sene önce sosyal medyadan hükümeti eleştirdiği için önce Erzurum geri gönderme merkezine sürülen, orada altı ay kaldıktan sonra bir ay önce Suriye’ye iade edilen Munip Ali’nin sesini duyan olmadı. 

Suriye’de beş kardeşi ve babasını bırakıp, annesi ve bir kardeşi ile beraber 7 sene önce Türkiye’ye  gelmişti. Geldiği günden itibaren çalıştı ve bir meslek edindi. İzmir’de bir ayakkabı tamircisinde çalışıyordu. Türkçeyi hızlı öğrendi ve derdini anlatamayan, Türkçe bilmeyen Suriyelilerin adeta danışmanlığını yaptı. Onların sesi oldu. Sosyal medyadan yaptığı paylaşımlarla hastane masrafları karşılanmayan birçok mültecinin sorununu duyurdu. 

Sağlık bakanlığı onun paylaşımlarının ardından zor durumda olan Suriyelilerin tedavilerini üstlendi. Bunlar arasında  babasının hastane masraflarını ödeyemediği için bacağı kesilme riski ile karşı karşıya kalan üç yaşındaki bir kız çocuğu da vardı. 

Zor durumda olan insanların sesini duyururken, kendi acılarını ve çığlıklarını içine gömdü. Babasının Suriye’de öldürüldüğünü öğrenmiş ve kardeşlerinin izini kaybetmişti. Yaşı ilerlemiş annesi ve kardeşinin sorumluluğunu üstlenmişti. Mültecilerin karşılaştığı zorlukları anlatarak, çözümler bulmaya çalışarak hayata tutunuyordu . Bataklığı kurutmayı amaçlıyordu ama olmadı. 

Ne zaman ki iktidarı eleştirdi, apar topar geri gönderme merkezinde kendisini buldu. Sonu malum. Başladığı noktaya geri döndü. Şimdi Suriye’de, ve İzmir’de yaşayan ailesi ile yolları ayrıldı. 

İktidarı eleştirdiği için gönderildi, adeta bu suçun karşılığında yani vicdanını durduramamın karşılığında idama mahkum edildi. İktidara söz söylemek mi, insanı ölüme göndermek mi daha büyük bir suç? Bu mu insanlık? 

Sığınan insanlardan “minnet” bekliyorlar, oysa adalet arayanın minnet edeceği bir durum yoktur. 

Suriye’de de adalet arıyordu, Türkiye’de de… 

İranlı yazar ve şair Bahrooz Arabzadeh, ülkesinde bir fikir suçlusudur. O da Türkiye’ye kaçtı ve sığındı. İran edebiyatının son dönemde çıkardığı önemli isimlerden biri olmasına ve ülkesine dönmesi halinde ağır ceza alacağının bilinmesine rağmen iltica başvurusu reddedildi. Yaklaşık dört ay önce karar kesinleşti. 

Şimdi İstanbul’da sessiz sedasız akıbetini bekliyor. Sosyal medya paylaşımlarını durdurdu. 

Büyük bir cehennemde doğunca çaldığın her kapı, çıkışa değil, cehennem içerisinde bir başka odacığa açılıyor. 

Arabzadeh cehennemin hangi odasında olacağını henüz bilmiyor. 

Son olarak Mona Haydari, İran’da kız çocuklarının dokuz yaşında evlendirilmesine hükmeden şeriatın kurban ettiği kadınlardan biriydi. 

Genç yaşta evlendirilmiş ve bir oğlu olmuştu. Kadere boyun eğmedi ve Türkiye’ye kaçtı. Durumunu anlattığı halde İran’a geri gönderildi. 

Kocası onun başını keserek, bu kaçışın intikamını aldı. 

Geride üç yaşında bir oğlu kaldı.

Türkiye bir cehennemin çıkış kapısı değil, bir odası. İçeride sığınanları koruyamadığı gibi, birçok insanı da zulme ve ölüme iade ediyor. 

Haydari’den sonra  Bahrooz Arabzadeh iade edildiğinde nasıl bir haber alacağınızı tahmin etmek zor değil, ancak bunu bilerek beklemek zor. 

Ya da Munip Ali… Kurban edildiklerinde sığınmak için gelmişlerdi. Gönderildiler ve orada akıbetlerinin ne olacağına dair karar bekliyorlar. 

Yazması bile güç.

İran’dan molla ve fetva zulmünden kaçan, beş sene hapis yatan, kırbaç dahil birçok işkenceye maruz kalan Hoda Karimi Sadr, Türkiye’den Kanada’ya gelmeyi başaran o şanlı azınlıktan biri. 

Kadına karşı şiddeti durdurmak için, insan hakları mücadelesi ile takdir kazanan Hoda, Haydari’nin ölümü sonrasında dün akşam bana bir mesaj gönderdi. 

Mesaj şöyle:

Adı: Mona Haydari 

Ünvanı: Kurban

Durumu: Bir çocuk olması gerekirken, bir adama eş

Güneşli havası, masmavi gökyüzü ile süslü tarihi bir şehir olan Ahvaz’da artık hava hoş değil; her köşesi kış! 

Karlar eridiğinde bastığın yerler bir çamur batağına dönüşür. Ancak bir ay sonra çamurlar kurur ve çiçekler açar. Bahar gelir ve yaşam canlanır. Khuzestan’da, Bahman’da ölmek için hiç de iyi bir zaman değil! 

17 yaşındaki kızlar ve oğlanlar lisenin son sınıftadır ve o yaş yeni dünyalar keşfetmenin, hayal kurmanın ve gelecek planlamanın yaşıdır. 

Ancak Ahvaz’da doğan kızlar için değil! Mevsim her ne kadar kış olsa da, güneş şehri terk etmez. 

Güneş ve çığın altında, Mona’nın başı 1200 yıl öncesine dayanan inançlar ve töreler bahane edilerek kesildi. 

Mona, 2016 yalının sonunda henüz 12 yaşındayken evlendirildi. İnsanlık uzayı keşfederken, her gün teknoloji devrimleri yaşanırken o gerici uygulamalar nedeniyle çocukluktan men edildi. İran’da çağ ne hukukun, ne de insanlığın çağına erişmedi. 

Sadece Mona değil, 10-12 yaşındaki kız çocukları İran’da, Kürdistan’da Balochistan ‘da ve geniş bir coğrafyada güneşin koynundan alınıp, yaşlı adamların evlerine gönderiliyor.  

Kız çocuklarının evlenme yaşı fetvalar ve gerici töreler baz alınarak 9 olarak belirlenmiştir. 

Çağdaş ve evrensel hukukun değil, hocaların ve yöneticilerin bir kanun diye kelamı belleyen hakimlerin onayı ile küçük kızların talihsiz bir şekilde  çocuklukları alınıyor. Onlardan bataklığa dalmaları ve girdapta kürek çekmeleri isteniyor. Dayak, tecavüz ve doğumlar hepsine katlanmaları dayatılıyor. 

Sevmedikleri, akılları ve hafızaları bitmiş, sadece göbeğinin altını bilen, hatırlayan adamların gönüllerini yapmaları emrediliyor. 

17 yaşında bir çocuğun, 3 yaşında bir çocuğu nasıl olur? 

Bu girdapta kürek çekmek istemeyen, bataklıktan çıkıp biraz nefes almak için başını kaldıranların akıbeti namus ve dini emirler bahanesi ile belirleniyor. Katiller, öldürülen kız çocukların babasının şikayetçi olmaması nedeniyle cezaevinde en fazla iki sene kalıyor. 

Şimdiye kadar, Ahvaz Kasaei Meydanı’nda güneşli bir çığda, rüzgarda sallanmak zorunda olan birçok kız çocuğunun kanı akıtıldı. Katil, katil olmanın ya da bir çocuğu eş yapmanın utancını hiç taşımadı.  

İslam coğrafyasında kadınlara ve çocuklara yapılan bu muameleye katılan herkes Mona Haydari’nin ölümünden sorumlu değil mi? Onun düğününe gidenler , kadınlara karşı şiddeti meşru kılan açıklamalar yapanlar ve fetvalar verenler, binlerce yıllık cahiliye geleneklerini sürdürenler sorumlu değil mi? 

Ya da kendisine sığınan bir kadını geri gönderenler… 

Ahvaz meydanından hepimizin yüzüne utanç kanları damlıyor.

Hoda Kerimi Sadr

Haksız ölümün, haksızlığın ülkesi, milleti, milliyeti olmaz. Mona’nın ardından, utanç hikayesini Hoda Karimi yazdı. 

Yarın bir gün Munip Ali, ya da Bahrooz Arabzadeh ve ya bir başkası için de bu yazıları yazabilir.

Karların eriyip çamura dönüştüğü mevsimleri atlatmak mümkün mü? Ya da yüzümüze damlayan kanları arınacağımız bir yağmura çevirmek… 

Temizlenmesi gereken bu cahilliğin, insanlık ayıbının kendisi değil mi?

Umut var mı?

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.