DOLAR
8,6396
EURO
10,1418
ALTIN
492,03
BIST
1.407
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Diyarbakır
Az Bulutlu
34°C
Diyarbakır
34°C
Az Bulutlu
Perşembe Gök Gürültülü
29°C
Cuma Çok Bulutlu
26°C
Cumartesi Parçalı Bulutlu
29°C
Pazar Az Bulutlu
30°C

MAKRO DÜZEYDE ÇİN’İN KUŞATILMASININ, MİKRO DÜZEYDE ETKİLERİ BAĞLAMINDA MERKEZİLEŞME SORUNSALI; VE SARAY

MAKRO DÜZEYDE ÇİN’İN KUŞATILMASININ, MİKRO DÜZEYDE ETKİLERİ BAĞLAMINDA MERKEZİLEŞME SORUNSALI; VE SARAY
23.05.2021
0
A+
A-

Nihat Veli Yüce

Mali sermayenin Amerika, orta ve batı Avrupa (Trans Atlantik) hattında üslenen, esasta batı sermayesi dediğimiz güçlerin, derin stratejik hayali Çin’i kuşatmaktır. 21. yüzyılın ilk yarısında Çin’i kuşatıp batının mali sermayesinin bir uzantısı haline getirmek öncelikli stratejik görev olarak ortaya konmuştur. Rusya-Çin ilişkilerinin stratejik ittifağa dönüşmesini engellemek, Hindistan, Pakistan, Güney Kore, Burma(Myanmar), Tayland, Tayvan ve Japonya tarafından karadan ve denizden kuşatılan Çin’in, Rusya’nın desteğinden yalıtılarak, yalnızlaştırılması, izole hale getirilmesi, yüksek gümrük duvarları ile Çin mallarının küresel düzeyde yayılmasının engellenmesi, Çin’in sermaye ihracının önüne geçmek için, küresel çapta mali engeller duvarı örmek gibi bir dizi, siyasi, ekonomik ve askeri tedbirler devreye sokulmaktadır. 

Çin’i kuşatma stratejinin önünde iki temel engelden biri Rusya faktörü iken, diğeri ise kimi batılı sermaye güçlerinin Çin ile geliştirdikleri girift ilişkilerden dolayı, bu stratejik yönelime rıza göstermemeleridir. İkinci engelin bertaraf edilmesi, ilkinden daha kolaydır. Zira bir yandan bu kesimlere karşı kimi sınırlamalar, diğer yandan ödüllendirmelerle bu handikapın aşılması mümkündür. Rusya faktörü ise, Talibanlı Afganistan, Azerbaycan ve Ukrayna üzerinden yapılan şantajlarla ve Çin’in kuşatılıp ehlileştirilmesi üzerinden Çin pazarında bir dizi imtiyazlar verilmesi koşulu ile en azından tarafsız konuma çekilmesi istenmektedir. Stratejik hedeflere ulaşmada taraf ve bertaraf edilemeyen güçlerin tarafsız hale getirilmeleri de önemli stratejik bir kazanımdır. Böylece hedefe ulaşmanın önündeki bir engel daha kaldırılmış olacaktır.

Bundandır ki siyaset biliminde gerçek anlamda tarafsızlık söz konusu olamaz. Tarafsızlık güçlüye taraf olmanın utangaç halidir. Esas ve tali hedefler belirleyebilirsiniz, öncelik sıralamasına uygun bir dizi taktiklerle stratejik yönelimi besleyebilirsiniz, fakat tarafsız olamazsınız, mutlak denge gibi, mutlak tarafsızlıkta yoktur. Her taktiğiniz, her hamleniz, bir gücün lehine, diğerinin aleyhine sonuçlar doğuracaktır. Bu anlamda tarafsızlık özünde taraf olmaktır. Yeri gelmişken çevremizde çokça duyduğumuz siyasetle ilgilenmiyorum demek de bir siyasettir ve niyetinizden bağımsız bir tarafa hizmet eder. Özcesi siyasetle ilgilenmiyorum, yada tarafsızım demek, özünde güçlü olana yarayan bir tutumdur. Subjektif niyetiniz veya tutumunuz bu olmasa da,  objektif olarak güçlünün yanında yer almış olursunuz. Sınıfların, güçlülerin, zayıfların, zalimlerin ve mazlumların olduğu bir dünyada, tarafsızım veya siyasetle ilgilenmiyorum demek te siyasettir, niyetten bağımsız, dominant sınıfın, güçlünün ve zalimin değirmenine su taşır.

Bir çok çevrede tartışılan küresel hegemonya yarışında, rakip farklı merkezlerin olması mı daha iyi, bir merkezin olması mı daha iyi meselesinde, hepsi kötü, hepsi zulümkar, hepsi aynı demek yanılsamalı, öznel ve üstün körü bir yaklaşımdır. Sermaye gruplarının iç içe geçip, küresel bir sermaye ağı oluşturup, tek merkezden dünyamızı yönetmeleri gerçek manada bir felaket durumudur. Siyaset biliminde merkezileşme, bir gücün tek merkezden, coğrafi, politik, ekonomik, askeri, sosyal, kültürel ve psikolojik alanlarda merkezden kararlarla hükmetmesidir. Bunu bir ülke, bir bölge, kıta veya küresel çapta düşünebilirsiniz. Merkezileşme ne kadar yoğun ve üst düzeyde ise, özgünlük ve özgürlük ters orantılı yok hükmündedir. Merkezileşme tekleşmedir. Monotonlaşma, otoriterleşme ve tek tipleşmedir. Otonomluğun, özgünlüğün silikleştiği yaşam biçiminin, düşünme biçiminin merkezin uzantısı olarak biçimlendirildiği bir yönelimdir. Hayatın gerçek yüzünün tek renge boyandığı, yapay etkinlik alanlarının geliştirilerek, yapay renklerle farklılık hazzının uyandırıldığı sahteciliğin gerçeğin yerine konulmasıdır.

Sanat, edebiyat, felsefe ve bilim merkezileşmenin muktedir olduğu toplumlarda durağanlaşır. Gelişme zamanla gerilemeye yerini bırakır. Bu gerileme nitelikten yoksun, yapay etkinlik alanlarının çeşitliliği ile perdelenir. Bir avuç sermaye baronunun yönlendiriminde mavi ve beyaz yakalı teknokratlar kadrosu, devasa makineler ve basit tüketici orduları ortaya çıkarır. Nitelik kaybolur. Nicelik, yapay etkinlik bayağılığı ile harmanlanarak mucize iksir gibi topluma  sunulur. Çürüme, kokuşma, sıradanlaşma erdem haline getirilir. Ekonomik, politik, askeri ve kültürel merkezileşme bir ülkede, bir bölgede, bir kıtada veya dünya genelinde yaklaşık olarak aynı sonuçlar doğurur. Bu sonuç korkunç tiranlaşmadır. Sermayenin yoğunlaşması, merkezileşmesi arttıkça, bu merkezileşme küresel düzeye yayılır. Dünya tek renge boyanır. Dünya insanlığının merkezden programlanarak sunulan şeylere gülmesi veya üzülmesi sağlanır. Merkezden ‘gülün’ dediklerine gülmek, ‘üzülün’ dediklerine üzülmek gibi sürü psikolojisi hakim hale getirilir. Bunu direk hadi gülün, şimdi de üzülün biçiminde elbette söylemiyorlar. Bize sunulan, kanıksatılan, doğal refleksimiz olarak düşündüğümüz, aslında bilinç altımıza çoktan yerleştirilen, bir uzvumuz haline getirilen kültür bombardımanı ile bunu sağlamışlardır. Ayakkabıları dahi saran uzunluktaki pantolonun, bir günde dünya çapında neredeyse dizlere kadar kısalmasını sağlayan nedir? Bu kanıksatılan, uzvumuz haline getirilen, doğal refleksimizmiş gibi benimsediğimiz küresel aptallığı ne ile izah edebiliriz. Bu durum, bireyin özgünlüğünün yok edildiği, tek tipleşmenin zirvesi değil mi?

Küresel çapta, sadece sermaye hareketliliğinin önündeki engeller yıkılmıyor, zihnimizde sermayenin kültürel köleleri haline gelmemizi engelleyen özgünlüğümüz de yıkılıyor. Doğadan, doğal düşünme süreçlerinden koparılarak, yapay etkinlik alanlarına hapsediliyoruz, tek tipleşiyoruz. Dini ve milli duygular ise bu yapay etkinliğin terbiye araçları olarak kullanılmakta, tek farklılık olarak sunularak, yapay etkinlik alanlarının örtüsü yapılmaktadır. Bu süreçlere eklemlenen tüketim canavarı haline getirilmiş bireyler olarak, bu yapaylığı ve yapay etkinlik alanlarını aşamıyoruz, bu etkinlik alanlarının aparatı, müdavimi, uzantısı haline getiriliyoruz. Yapay etkinlik alanlarında, yapay sorunlar üretiyoruz ve bu sorunlarla boğuşmaktan bitap düşüp, yapay sorumlular bulup suçluyoruz. Bu süreçlerin sonunda, yaşadığımız yapay yıkımlar ve hayal kırıklıkları sonrası hepsi aynı b.k diyerek, kendimizi ayrıştırıyoruz. Oysa hepimiz aynı tornadan çıkmış, aynı fabrikanın ürünleri haline gelmişizdir. Yok bizim bizden farkımız, hepimizin aynı küresel fabrikanın malları haline getirildiğimiz gerçeğini göremiyoruz. Zira bunu görmek, fark etmektir. Fark etmek, farkındalığın ilk adımıdır, buradan sorgulamaya doğru gideriz. Daha fazla soru sorar, daha fazla cevap ararız. İşte bu durum, adım adım bizi aynı b.k olmaktan uzaklaştırır. Farklılaştırır, fark yaratmaya doğru yöneltir. Özgünlüğümüzle, özgürlüğümüz arasındaki bağıntıyı daha iyi anlarız, yaşama daha bir farkındalıkla bakarız. Nitelikli ve sistemli okuma, nitelikli düşünme, nitelikli ve sistemli düşünce üretiminin ilk basamağına böyle adım atabiliriz.

Buradan hareketle ekonomik ve siyasi merkezileşmenin artması iyi değil, kötüdür. Tek merkezden ekonomik ve siyasi projelerin üretilerek topluma dayatılması iyi değil, kötüdür. Tek parti devleti iyi değil, kötüdür. Tek lider iyi değil, kötüdür; Kolektif akıldan kopmaktır. Tek gıda, kimya, silah veya basın tekelinin hükümranlığı iyi değil, kötüdür. Bir sermaye grubunun, bir devletin dünyaya hükmetmesi iyi değil, kötüdür. Moda adına tek model pantolonun herkes tarafından giyilmesi iyi değil, kötüdür. Doğayı tek renge boyamak doğanın diyalektiğine aykırı bir durumdur. Doğayı yapaylaştırır. Tekçilik de toplum doğasına aykırıdır; toplumu yapaylaştırır, niteliği yok eder. Özetle tekçilik, renkliliğin, farklılığın, özgünlüğün karşıtıdır. Monotonlaşmaya, bayağılaşmaya, çürümeye, kokuşmaya götürür.
Bu eksende, yer küremizde, homojen bir grubun hükümranlığı iyi değil, kötüdür. Sınıflı toplumlarda, aralarında hegemonya yarışı olan güçlerin olmaması iyi değil, kötüdür. ABD, İngiltere, AB, Japonya, Çin, Rusya gibi emperyal güç merkezlerinin homojen bir yapı gibi uyumlu olmaları, ortak refleks göstermeleri iyi değil, kötüdür. Özcesi, bunlar arasında sürekli bir çatışmanın(çekişmenin) olması kötü değil, iyidir.

Bu açılımdan sonra, meseleye tekrar dönersek, batılı sermaye güçlerinin Çin’i kuşatma stratejisinin etkileri, sadece Doğuasya ve Asya-Pasifik bölgesini değil, geniş Ortadoğu’yu da etkilemektedir. 21. yüzyıla girişle birlikte, ılımlı İslam projesi ile geniş Ortadoğu’yu şekillendirmek, bu stratejinin bölgemizdeki ilk hamlesi durumundaydı. Arap yarımadasında, kuzey ve orta Afrika’da yapılan hamlelerle, Çin’in buralardaki kazanımları törpülenmeye çalışılırken, bölgenin yeniden yapılandırılması ile aynı zaman da batı sermayesinin uzantısı haline getirilmesinin köşe taşları da döşenmiştir. Suriye’de kısmen başarısızlığa uğrayan bu proje, diğer alanlarda önemli oranda başarılmıştır. Libya sorun gibi görünse de, burada mesele bilinçli olarak zamana yayılmıştır. DAİŞ veya İŞİD olarak bilinen paramiliter terör güçlerinin, dolaylı veya direk bağlaşıklarının ayak izlerini takip ettiğimizde, bu projenin iz düşümü olduğunu görürüz.  Somali açıklarındaki korsanlık meselesinde dahi bu izleri görürüz. Ilımlı İslam projesi ile yeniden dizayn edilen geniş Ortadoğu’da taşlar tam yerine oturtulmasa da, önemli oranda sonuç alınmıştır. Bundandır ki ılımlı İslam projesinin rolünü oynadığını, adım adım bu projenin rafa kaldırıldığını görmekteyiz. Pakistan, Afganistan ve Tacikistan üçgeninden, Çin’in Uygur bölgesine doğru adım adım radikal islam projesine paralel, Turancı Türklük rüzgarı eş zamanlı estirilmektedir. Pakistan ve Afganistan üzerinden radikal islam, Türkiye, Azebaycan ve Tacikistan üzerinden de Turancı Türklük, özcesi pantürkizm şaha kaldırılmaktadır. Tam da burada Türkiye’de ılımlı Íslam projesinin eş-başkanı olarak iş başına getirilen Erdoğan ve ekibinden İslamcılıktan, türkçülüğe doğru makas değiştirmesi istenmiştir. Ilımlı İslam projesini eline-yüzüne bulaştıran, kişisel ikbalin sarhoşluğuna kapılıp kimlerin hangi projenin uygulanması için yolu temizleyip hükümete getirdiklerini ve asli rollerinin ne olduğunu unutan Erdoğan ve AKP’ye ayar vermek için beyzbol sopaları gösterilmeye başlandı. Bir çok farklı kanaldan onlarca yılın emeğinin heba edilmemesi için Erdoğan ve AKP’sinin böğrüne yumruklar inmeye başlandı. Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçmeyi beceremeyen Erdoğan’a, açıktan ”ya reformları yaparsın yada gidersin” tehditleri alenen yapıldı, tedbir olarak bürokraside belli bir gücü olan Devlet Bahçeli liderliğinde MHP, Erdoğan ve AKP’ye iliştirildi, Mehmet Ağar ekibi başka bir kanaldan iliştirilerek Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçiş sağlandı. Böylece Batılı Güçler, tek adam üzerinden bürokrasinin ve parlamentonun engellerine takılmadan, hızlı bir şekilde istedikleri kararı çıkarabileceklerdi. İşi sağlama bağlama adına, işlemin sağlaması da, DAİŞ ile ilişkiler ve Reza Zarrab üzerinden Halkbank davası dosyaları ile bu işler yapıldı. Böylece Erdoğan’ın Vaşington DC’deki ayrıcalıklı konumuna son verildi. İlişkiler ABD’nin bölgedeki ileri karakollarının başındaki ikinci derece liderlere yapılan muameleye indirildi.

ABD Erdoğan’ın adım adım İslamcılıktan, Türk-İslam sentezine, oradan pantürkist turancılığa uygun politikaları eline-yüzüne bulaştırmadan uygulama sahasına koyabileceğine dair şüpheli. BOP eşbaşkanlığı döneminde kendisine sunulan sınırsız hava atma kredisinin efsununa kapılıp, işi batırması pratiğinden ders çıkaran ABD, aynı hayal kırıklığını pantürkizm meselesinde de yaşamak istemiyor. Esat’ı devirmek için çıkarıldığı yolda uğradığı başarısızlığı, iç politika’da Kürtler’e karşı elde ettiği kısmi başarıyla örtebilirdi, bu taktiğinde başarılı da oldu. İç politika açısından elde edilen başarı, ABD için başarısızlıktır. Zira görevi Kürtler’e karşı konumlanmak değil, Esat’a, dolaysıyla Rusya, Çin ve İran’a karşı konumlanıp bölgede güç kaybetmelerini sağlamaktı. Suriye’de başarısız oldu. Bu başarısızlık üzerine körfez Arap ülke liderleri, özellikle Suudi Arabistan ve Sisi’li Mısır’a yüklenilerek BOP eş-başkanlığına son verdirdiler. Libya’da ABD lehine iyi işler yapsa da, Suriye’deki başarısızlığı ve Rusyanın karşı hamlelerine cevap olamayıp Rusya’ya da teslim olması işin tuzu biberi oldu.

ABD veya Rusya, kim elinde hıyarla gelse, elinde tuzlukla koşan bir dış politika, Rusya’yı da bezdirdi. Rusya, Erdoğan’ın kişisel ikbal hastası, megalomon, narsist ruh halininin sorhoşluğunu, güç zehirlenmesi yaşadığını ABD’den önce farkında olduğu için, bu zayıflığı kendi lehine kullandı. ABD’nin Erdoğan başarısızlığının hayal kırıklığını, Rusya çok iyi zamanlama ile kendi lehine kullanarak, S400 saatli bombasını Erdoğan’ın boynuna astı. Erdoğan’a güvenmeyen Rusya, böylece ‘bundan sonrasını Erdoğan düşünsün’ diyerek mesafeyi koydu, arayı soğuttu.

Putin, Erdoğan’ı Rusya ziyaretinde kapıda bekleterek, bütün dünyaya ‘ABD besledi büyüttü, şimdi benim kapımda bekliyor’ mesajı verdi. Zira S400 saatli bombası Erdoğan’ın boynuna asılmıştı bir kere, Ortadoğu’da yediği nanelerin diyeti olarak, şimdi ibreti alem için dünyaya rezil etme zamanıydı ve bu yapıldı.

Erdoğan şimdilerde Biden beni affeder mi yoklamasında. Tekrar o eski parlak günlerine kavuşup, Vaşington DC’nin ayrıcalıklı liderlere sunduğu şatafatlı ağırlama seremonisinde yerini alabilir mi çabası peşinde. Görünen o ki, o günler geride kaldı. Peri masalı bitti. ABD’de de gözden düştü Rusya’da da.

Özünde Moskova Erdoğan’ı gözdesi olarak hiç bir zaman görmedi. Elde kaldı emeklilik günleri gelen Merkel ve Çin.

Bu gidişle Erdoğan, ABD’nin Çin politikasına angaje olursa Çin’i de kaybeder.

Sarayın çevresi ve parti içi toz duman. ABD soğuk sevgili, Rusya, petruşka misali, açıldıkça sevgisi küçülen sevgili, Çin uzak ırağan, sırlarla dolu, ne sevdiği, ne sevmediği belli, platonik sevgili.

Neredeeeen nereye!

Elde kaldı Bahçeli’nin, Çakıcı’nın, Ağar’ın, Soylu’nun, Peker’in, damadın tripleri ve bu trip ekiplerinin iç savaşı. Baba hayattayken, babanın mirasına konmak için başlayan hayırsız evlatların çatışması.

Bugün Beştepe’den Ankara sokaklarına İslamcı mı, pantürkist mi olsam, kim kazanır papatya falı bakanlar çoğaldı. Mevsim de uygun. Her elde bir papatya, Íslamcı, pantürkist, İslamcı, patürkist, lanet olsun bu defa da falda İslamcılık çıktı diye isyan edenlerin sayısı gittikçe fazlalaşıyor.

Türkiye bir yol ayrımına sürüklenmiş durumda ve tercih yapması isteniyor. Tercihlerin ikisi de kırk katır, kırk satır tercihidir. Türkiye; rant ekonomisi temelinde, inşaat sektörüne dayalı, tek ayak üzerinden yürütülerek balonları şişirilmişti. Gelinen aşamada balon patlamış, çaptan düşmüş, yozlaşmış, çürümüş, devlet ve mafya zorunu harmanlayarak ayakta kalmaya çalışan, yolunu, yönünü kaybetmiş, küfesinde devasa yolsuzluklar, ardında büyük yoksulluk, acı ve yıkımla ilerleyen bir yönetimin yönetememe aczi ile acı çekerkerken, bir avuç mutlu azınlık ve onların beslemelerinin tehditleri ve gürültüsü arasında uçuruma doğru sürükleniyor.

Ne ABD’nin eski politikası olan İslamcılık, ne de yeni politikası olan pantürkizm çare değil, çaresizliğin daha da büyütülmesidir. Çare kısa ve orta vadede hukuk, adalet, evrensel insan hakları, eşit yurttaşlık, çağdaşlık ve laiklik ekseninde, demokrasinin evrensel normlarına uygun, özgürlükçü, demokratik cumhuriyetin inşasındadır. Güçlü yerel yönetimler, güçlü parlamento, güçler ayrılığının kurumsallaştırılması, yeniden inşanın olmazsa olmazlarıdır.

Belirtiğim gibi, ABD’nin bölgeyi dizaynının ve Çin’in kuşatılmasının aparatları olarak kullanılmak istenen İslamcılık ve Turancılık(pantürkizm) çözüm değil, çözümsüzlüktür. İçeride daha çok rantçılık ve devasa yoksulluk getirip dışarıda daha çok borçlanma ve bağımlılık demektir. Makro düzeyde Çin’in kuşatılması projesinin, mikro düzeyde başımıza daha büyük dertler açmamasının yolu, bir an önce bu çürümüş, kokuşmuş, foseptik haline gelmiş düzenden kurtulmaktır.

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.