DOLAR
9,6155
EURO
11,2367
ALTIN
554,31
BIST
1.480
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Diyarbakır
Az Bulutlu
27°C
Diyarbakır
27°C
Az Bulutlu
Pazartesi Az Bulutlu
24°C
Salı Az Bulutlu
21°C
Çarşamba Az Bulutlu
22°C
Perşembe Az Bulutlu
23°C

KAN AĞLAR KİRPİKLERİM (3)

KAN AĞLAR KİRPİKLERİM (3)
21.09.2020
0
A+
A-

MİTHRA ÇİYAYÎ

Kadındaki bu inanç geliştikçe fareler daha da saldırganlaşmaya başlamıştı. Gittikçe irileşmiş farelerin gözleri değişime uğrayarak kandan alevler saçar gibiydi. Alevler sessizce damarlarına giriyor, damarlardan beynine kadar bütün sinir uçlarına ulaşıyordu. Farelerin Göz bebekleri kızıl kora dönerken çeneleri de uzamaya başlamıştı. 

Kaç saattir bu şekilde bekliyordu. Kaç saattir işkence görüyordu. Ne olmuştu? Bu sadece bir rüya mıydı, içinde debelenip durduğu bir kabus muydu, onu da bilmiyordu. Her şey karmakarışıktı. Fareler, canavarlaşmış insanlar, özel tim. Karanlık bir labirentin içine düşmüş ve o labirentten bir türlü çıkamıyordu. Kirpiklerinden kan damlayan kadın iç çekerek; ‘’Ya Yezdan bana ne oldu böyle, bu nasıl bir dünya. Güneş ışığı niye yok, onu  da mı ele geçirdiler. Daha sabah olmadıysa neden ay ışığı yok? Yoksa cehennem dedikleri yerde miyim; öldüm ve bunlar da o zebaniler mi yoksa zebanileşenler mi ülkeye hakim oldu, nedir bu, ne oluyor bana, toparlanmalıyım’’, diye düşündü.

‘’Toparlanmam gerek, her şeye rağmen dayanmam gerek, başka çarem’’ yok diye düşünürken vücudunu yalayan rüzgarı hissetti. açık bir pencereden geliyor olmalıydı bu  esinti, seherde kuşların sesine karışan su ve rüzgarın sesini düşündü. Esintinin ona hükmetmesine izin verdi ki  bütün usunu sarmış o acılardan bir nebze uzaklaşabilsin. ‘’Ah keşke ölümüm şu anda olsa ve hiç kimsenin ölümüyle yüzleşmesem’’ diye dua etti. Dua ettikçe acılarından, çaresizliğinden uzaklaşıyordu. Yaşam, ölüm ve yaşamı göğüsleme üçgeninde gidip geliyordu… 

Usunun işkence seanslarından uzaklaşmasıyla birlikte vücudu da gevşemişti. Şimdi başka bir diyardaydı. Çocuklarının baş ucundaydı. Delil, Rojda ve kırkını tamamlamamış Apo, yan yana uzanmışlardı. Delil ve Rojda annelerinin gözlerine bakıyor yine her zanman olduğu gibi, annelerinin narin sesinden Kürt masalların dinlemek istiyorlardı. Uzun siyah kirpikleri sabırsızca açılıp kapanıyordu. Daha hiç bir şeyin farkında olmayan Apo ise mışıl mışıl uyuyor, uyurken de alt dudağını emiyordu. ‘Çiya ji çiyakî mezintir, çiya ji çiyaki biheybetir. Seri vî dighîje ezmanên hefta. Berf û ewran dest didest de li ser serê vî, mij û dûman…’  Kürdi mırıltısı tatlı, şirin ve narin bir fısıltıya dönüşerek çocukları uykuya hazırlıyordu. 

O esinti, o bahar rüzgarları, sanki tüm çiçek kokularını yanına taşımış onu alıp  Karacadağ eteklerine götürmüştü. Zihninde canlanan o tanıdık koku bütün benliğini sarmıştı. Ülkesinin o narin o saf ve temiz kokusunun doya doya içine çekiyordu. İçinde bulunduğu durumu unutmaya çalışarak çiçekler üstünde uçuşan kelebekler misali, sanki hangi dala konacaklarına karar veremiyorlarmış gibi, mutlu hissetti kendi. 

Ceylan karası gözlerinde, pamuk beyazı bulutların içinde, çocuklarının resimleri sıraya dizilmişti. Hepsi de birer çarşafa sarılmıştı. Çarşafları rengarenkti ve resimleri birer tablo gibi çizilmişti. Uzun kara kirpikleri annelerine ayni anda göz kırparak, etrafa gülücükler saçıyordu. Minik bebeklerin yanakları kızıl güller gibi yaşama sevinç katıyordu. Gülücükleri güneşin ilk doğduğu an kadar gerçek ve çekiciydi. 

Narin derin bir iç geçirerek çocuklarına hayran hayran bakarken içine tarif edilmez sevçinler doluyordu. Sanki tablolar bulutlardan çizilmemiş de yüreğinde çizilmişti. Bütün varlığıyla onları sarmalamış gibi sonsuz bir Mutlulukla gülümsüyordu. O gülümsedikçe, içi içine sığmadığı her an çabukları ona biraz daha yaklaşıyordu. O an mutluluktan kalbinin durmaması için hiçbir neden yoktu. ‘’İşte benim mutluluğum da yaşamım ve yaşama sevincim bu’’ diye içinden geçirerek bilincinde canlandırdığı çocuklarının sarılıyordu. 

 ‘O, çok şükür ya Rabbim, beni o korkunç kabuslardan kurtardın.’ diye düşünürken gri beresinde kurt resmi olan uzun boylu tim komutanı sağa sola emirler veriyordu. Her emri harfiyen yerine getiren kara maskeli tim elemanları, gözlerini tim komutanından ayırmadan  bir sonraki emri bekleriyorlardı. Hepsi özel eğitilmiş, birer robot gibi ruhsuz, komutlara uyuyordu. Hepsi sanırsın ki aynı boyda ve kiloda ve birbirlerine tıpa tıp benziyorlardı. 

Yine kendini vahşetin ortasında bulmuştu. Yüzleri maskeli insan azmanlarının ortasında zamanın anlamını yitirdiği cehennem seansları yeniden başlamıştı. Ancak o eski o değildi. Bağıracak, haykıracak hesap sorarak ölecekti. ‘Ulan alçaklar, ulan şerefsizler ne biçim insanlarsınız.’ Demek için ağzını açtığında çenesinde dayanılmaz bir acı hissetti. Acıya rağmen kara gözlerini kapatarak tekrar bağırmak için ağzını açıp var gücüyle bağırdı. Bağırdıkça daha çok bağırası geliyordu.

Narin istem dışı hıçkırıklara boğulmuştu. Ne kadar kendine hakim olmaya, ağlamamaya çalışsa da bunu başaramıyordu. Ne kadar bağırsam da sesi karanlığı delemiyor diye düşünerek hıçkırıklar arasında kendiyle fısıldaşıyordu. ‘Yanlızım, yapa yanlızım ve yaralıyım. Ne kadar haykırsam da sesimi duyan yok. İnlemelerin yeri göğü sallasa da kimsenin tınladığı yok. Ne yapmalıyım, nasıl dayanmalıyım. Dört yanım sarılmış, ufkum daraltılmış düşlerim tarumar edilmiş peki ben nasıl direnmeleriyim. Ben ne yapıyorum şimdi? Direniyor muyum yoksa kör kuyularda nefessiz kalmış bir delimiyim.’ Diyerek çaresizliğine bir defa daha lanet okudu.

‘Ne yapıyorum ben’ diye bu defa kendine kızdı. ‘Neden zayıf davranıyorum simdi daha çok üstüme gelirler.’ Diye içinden geçirirken bir defa daha çocuklarını çağırdı. Delil, Rojda, Apo kurban nerdesiniz?’ Diye bağırması bir işe yaramamıştı.

Haykırışları sessiz karanlıkta duvarlara çarpıp yankılanıyor ancak çocuklarından tek bir ses duyamıyordu.  Sanki oda boşaltılmış bunrda vahşet yaşanmamış gibiydi. Sanki Kardeşi Bawer, Eşe, kaynanası ve çocukları hiç burada değillerdi. Eşi ve kardeşinin kaçtığına emindi ama ya çocukları, ya kaynanası. Herkes nereye kayıp olmuştu. Peki timler nerdeydi o vahşet zebanileri nereye kaybolmuşlardı diye düşünürken karşısında bir çift göz belirdi. Zifiri karanlıkta yaratığın sadece göz bebeklerini görebiliyordu. Gözleri yuvarlağından fırlayacakmış gibi büyümüştü ve yüzünün tamamı kanla kaplanmıştı. Kandan gözlerinin dışında hiç bir şey görünmüyordu.

Kadın korkuyla gözlerine kilitlenmiş bu yaratığın ne yapacağını kestirmeye çalışırken ,  birden bütün ışıklar yandı. Karşıdaki tim komutanıydı. Yüzü kanlı ve kan  alev almış gibi parlıyordu. Kadın istemsizce gözlerini kapatıp bağırdı. O an karnına aldığı şiddetli darbeyle sesi kesildi ve soluksuz kaldı. Sadece ağzını açıp kapatıyor ve nefes almaya çalışıyordu.

Tim komutanı iri cüssesiyle etrafına göz gezdiriyordu. Evet, ev darmadağın yapılmış bütün eşyalar kırılmıştı. Tim komutanı evin iyice altının üstüne getirildiğine inanmış olacak ki, timlere dönerek ‘Herkesi salona toplayın, bakalım bu defada bağırıp küfür edebilecek mi’ dedi.

Kadın kan çanağına dönmüş gözlerine inanamıyordu. Bir anda kaybolan timler birkaç saniye aralıkla içeri süzüldüler. Bağırtılar, haykırışlar arasında timler salona doluyordu. Bir ellerinde yerde sürükleyip getirdikleri çocuklar, bir ellerinde çıplak komando bıçakları vardı.

Çocukları Timlerin elindeydi. Her birinin gözlerinde dehşetin resmi vardı. En son içeri giren timin elinde ise kundaktaki bebeği Apo vardı. Bebek durmadan ağlıyordu…

Delil olup bitenlere bir anlam veremiyordu. Önce sese haykırışa ve karanlığa donmuş gibi bakıyordu. Henüz beş yaşındaydı, kara gözleri kanlanmış bağırmaktan sesi kısılmış kesik kesik nefes alıyordu. Korkuyordu, saçından tutmuş zebaniye bakmadan, direnmeden sadece ‘’daye, daye’’ diyordu.

Narin çocuğunu o halde gürünce deliye döndü. ‘Lan Pezevenkler şerefsizler, bırakın oğlumu,. Çaresizlik içinde debeleniyor bağırıyordu. O bağırdıkça yüzünü,, başına tekme yiyordu. Vücudunda tekme yemediği bir alan kalmamasına rağmen o bağırmaktan vazgeçmiyordu. 

Nasıl döndüğünü kendide anlamadığı bir anda kaynanasını gördü. Hemen yanı başında, başlı başınca uzanmış ak saçlarından kan sızıyordu. Yuvarlak tombiş yüzü kızılcık şerbeti gibi benek benek kan pıhtılarıyla kaplıydı. O an sırtını dayadığı bütün duvarlar yıkılmış gibi inledi ‘Ane kurban’ diyebildi. Ve gerisini getiremedi. 

Gördüğü bütün işkenceleri unutmuştu. O an cansız yatan yaşlı bir kadın ve her an öldürülecek çocukları vardı. Ölümü arayıp ulaşamamak budur diye düşünüyor ve yaşamına lanetler yağdıyordu. Ölümün bu kadar değere bindiği başka bir yer var mı diye düşünmekten kendini alamıyor hıçkırıklar arasında kaynanasının göksünü yumruklayabildi. ‘Ane Allah için sakın ölme, kalk, Delili öldürüyorlar. Ane kurban olam ben kalkamıyorum, ne olursun kalk. Hepimizi öldürecekler. Allah için kalk.’ Kaynanası uyanmıyordu. O vuruyor kaynanası kıpırtısız yatıyordu.  Bağırması dövünmesi bir şey değiştirmiyordu.

Narin çaresiz sadece etrafına bakıyordu. Kara boyalı zebanı Delil’i kafasını sağa sola sallıyordu. Öyle bir sallıyordu ki her an elinden fırlayacak ve duvara çarpıp parçalayacakmış gibi. Narin’in de kafası Delil’le birlikte sallanıyordu. Titreyen gövdesine, sallanan başına hükmedemiyordu. Sadece olanları izleyebiliyordu. 

Adam yavaş yavaş durdu. Çakmak çakmak yanan gözlerini Kadına dikerek bağırdı ‘söyle Kocan nerde, Çubuk söyle yoksa oğlunun beynini sana yediririm. Ben bir defa söylerim ve son defa söylerim’ 

Kadın bağırdı ‘kocam bu odada görmediniz mı? Bırakın oğlumu, onun suçu ne.’ Der demez, siyah boyalı yüzünün ortasında kanla çizilmiş ay ve yıldız  adam yavaş yavaş Delil’li yeniden sallamaya başladı. Gittikçe hızlandı, hızlandı, hızlandı. Deleme gibi dönüyordu. Dönüyor dönüyor o döndükçe ev dönüyordu. Bütün dünya döndü ve çocuk kara zebaninin elinden fırladı. Bir canlı top mermisi gibi cama çarptı. Cam paramparça çocukla birlikte aşağı indi. Çocuğun beyni kanla birlikte duvara sıçramıştı.

Narin avaz avaz bağırıyordu. Ha ho ho diye haykırışları yeri göğü deliyordu. Bağırdıkça sesi yankılanıyor, sanki tümdünya sesisinin yankısından titriyordu. 

Kara boyalı zebani bu defa Apo’yu almıştı. Alev saçan vahşi gözlerini yine Narine dikmişti. ‘Ben bir kere sorarım demiştim. Şimdi bu üç çocuğunun da ölmesini istemiyorsan bana kocanın yerini söyle.’ Dedikten sonra Narinin yüzünün ortasına bir tekme daha indirdi.

Bütün umudunu yitiren Narin son bir çırpınışla sol eline yaslanarak sağ elini Apo’ya uzantı. Tekmeye rağmen direnen kadına kızan Zebani darbeleri üst üste savurmaya başladı. Kafa göz dinlemiyor ha bire vuruyordu.

 Çaresiz, tükenmiş bir halde iki küçük elini açtı. Allah için, Pexembe için yeter. Kocam orda o küçük odada son romanını yazıyor. Alın onu, beni ne yaparsanız yapım ama çocuklarıma dokunmayın Bak Delil’lim gözlerimin önünde öldürdünüz. Delil’le acımadınız APO’ma acıyın. O daha bebek sadece 20 günlük. Bak kundakta. Gözün görmüyor mü’

Apo’nun minecik gözlerini faltaşı gibi açılmış annesine bakıyordu. Bir annesine bir Zebaniye bakıyordu. Birde can havliyle daha şiddetli ağlamaya bağladı.  O ağlayınca cehennem zebanisinin tokadı suratında patladı. Sesi soluğu kesilmişti. Adam bir tokat daha attı. Son bir nefes aldı. 

Anne bağırmaya başladı. ‘Allah için, şeytan için, neye inanıyorsanız onun için.’  Delirme noktasındaydı. Ellerini atıyor, sağa sola bakıyor, kalkmaya kalkıyor, kendini vuruyor. 

Adam kadına tiksinerek baktı. Elini sal baldırındaki kasaturaya attı. Tırtırlı avcı bıçağını çıkardı. Bıçağı ağzına götürdü. Dilini bıçağın keskin ucuna sürerek yaladı. Bıçak dilinde kırmızı bir çizgi bıraktı.  Bu defa bıçağın diğer yanını yaladı. Bıçak dilinde ikinci bir kesik atı. Dili kanlanmıştı. Ağzını şapırtadarak ağzındaki kanı yaladıktan sonra dilini yavaş yavaş dışarı çıkartı. Dili uzadı, uzadı on beş santimden daha fazla uzadı. Dilini çocuğun yüzüne vurdu. Birkaç defa tekrarladı. Çocuk gözlerini açtı. Tim komutanı sırıtarak tekrar kadına baktı. Gözlerinden alev çıkıyordu. Tekrar tiksinerek baktı kadına. Keskin bıçağı yukarı kaldırarak havaca yarım bir kavis çizdi ve hızla bıçağı çocuğun göksüne indirdi. Bıçak yıldırım gibi inmişti.

Kadın son var gücüyle bağırdı. O bağırdı bıçak çocuğun göksüne bir santim kala durmuştu. Kadın yine bağırdı. ‘Kocam orda ne olur oğlumu bana verin. Allah rızası için. Sizin hiç çocuğunuz yok mu? Siz piç misiniz? Yok yok sizde insan evladısınız, bir defa olsun bir iyilik yapın. Yok yok bunları yapamazınız. Yok bu rüya. Yok böyle insan olmaz. Bu ne cehennem mi? Tamam bırak artık. Hade kardeşim bırak o yavruyu.’ Diyerek yanıtsız yalvarmalarını sürdürdü.

Kara boyalı adamın boyu biraz daha uzamıştı. Bıçağı bir defa daha kaldırttı. Bıçağı son hızla çocuğun yüzüne indirirken tam Apo’nun minecik gözlerinin üstünde durdurmuştu. 

Küçük çocuk hiçbir şeyden habersiz minnacık gözlerini kırpıştırdı. Bıçağın parlaklığı çocuğu korkutmuş olacak ki birden ağlamaya başladı.

Çocuk ağlayınca, kadında acıyla haykırdı. Haykırışı Kadife Kale’den bütün İzmir’de yankılanmıştı. Son umudu da tükenmiş kadın mat gözlerle adama bakıyordu. Kelimelerin dilde şiştiği andı ve Narin sarsıla sarsıla ağlıyor ancak bütün istemine rağmen bir şey söyleyemiyordu. Dili şişmişti. Ağzı kan revan içinde her ağzını açtığında kelimeler yerine ağzından kan geliyordu. Her ne kadar kanı yutsa da yinede ağzındaki kan durmuyordu. Bu da onun konuşmasını göçleştiriyordu. Ağzını açtı. Sesi çıkmıyordu. Bir daha denedi. Bir daha denedi. Yok ağzına gem vurulmuştu. Kadın iç geçirerek kendi kendine mırıldandı. ‘Bugün payımıza Azrail düştü. Bugün Çiyayi ailesinin soyu sopunu tüketecekler. Bugün ölüm günüdür. Sevinin Kör Müsto’nun deyyus çocukları. Sevinin çoluk çocuklarımızla bizi kurban edim. Biz Xalil İbrahim’in torunlarıyız. Kurban vermeye alışmışız. Binlerce kurbandan biz de bir tanesiyiz. Sesiz sakin cehennem zebanilerinin elinde son nefesimizi vereceğiz. Qey bu da bizim imtihanımız. Ölümle sınanan, onur ve namusla sınanan bir imtihan. Yalvarmalarımızı duymayan bir Allah varken, biz sesimizi nasıl günahkar kullara duyuracağız. Allah’ım bari tez elden al canımızı daha fazla sınama. Kaldıracak gücüm de, takatim da kalmadı. Beni iblislerle baş başa bırakma…

Kara boyalı Tim komutanı bıçağı çocuğun üstünde gezdiriyor adata dans ettiriyordu. Bir türen havasındaydı ki yirmi günlük çocuğu kaldırarak başının üstünde dolaştırıyor sonrada bıcağı çocuğun kundağında gezdiriyor oradan yüzüne geliyordu. Son defa Ayni hareketi tekrarlayıp bıçağı hafifçe çocuğun yanağından içeri soktu. Çocuk avazı çıktığı kadar bir çığlık attı. Bıçağın keskin ucunu kesiğin üstünde bastırarak tuttu. Çocuğun pembe yanağından akan kan bıçağın üstüne yayılmıştı. Büyük bir seronomoniyle kanı diliyle yaladı. Sonra ağzını şapırtatarak derin bir nefes aldı. 

Kendinde değildi. O an dünya durmuş, onun Kürt kanı içişini seyrediyor gibi mutluydu. Mutluluktan bıçağı birkaç defa daha yaladı. Bıçağı diliyle son dolmasına kadar yaladıktan sonra, bıçağın ucunu yavaşça dilinin üzerine indirerek dönderdi. Bıçak dönerek hızlandı. Dilinin ucunda küçük bir halka açarak durdu. Dil acayip şekillere bürünerek kıvranıyordu. Acı mı çektiği yoksa haz mı aldığı belli olamayan bu kıvranışların ardında durdu, arkasından zehrini kusmaya başladı. Dilde kan ve sarı su birlikte akmaya başladı. Adam sırıtarak bıçağı aldı hızla ani bir hareketle kadına fırlattı.  Bıçak havada kavisler çizerek kadının sol yanağına saplanıp sağ yanağında çıktı. Ağzı açık ve şaşkın etrafına bakına durdu. Gözleri sol yanağından girip, sağ yanağından çıkan bıçaktaydı. Çaresizlik, korku kara gözlerinde resimlenmişti.

Narin hiçbir acı hissetmedi. İçin için sevindi. Bıçak çocuğunun gövdesine değil de kendi yanağına saplanmıştı. Usulca derin bir nefes alarak ‘şükür ya Rabbi, buna da şükür’ dedi ve zebaniye baktı.

Zebani dilinin ucundaki halkaya üflüyordu, kanlı baloncuklar çıkarılıyordu. Birden her tarafı kanlı baloncuklar sardı. Baloncuklar çoğaldıkça birbirine değerek patlamaya başladı. Adamın irin dolu kanlı balonları etrafa pis bir koku yayıyordu.

Kadın baloncuklardan kimsenin kendisini görmediğine emin olduktan sonar, son bir defa  daha kaynanasını salladı usulca. Ana ana kal. Bir ‘kulhuvallah’ oku bu zebaniler dağılsın. Çabuk ana hadi kalk. Yok yok kulhuvallah okuma üç defa Ayetile Kursi’yi oku. Kaynanası yüzüne baktı. Kadın sevindi. De hade kağ anam. ölüm uykusuna mı yattın? Kalk Delil’im öldü bari Rojda’yla Apo’yu kurtaralım. De hade kurban derken kaynanası ters ters bakarak sırtını döndü. O an kanlı baloncuklar kayboldu. Kadın tekrar adamın yüzünü gördü. Gözlerine inanamadı. ‘’Vış lı mıne’’ diyerek dizlerini dövmeye başladı.

Kanayan dil bebeğin ağız hizasında durmuştu. Dilden akan kan bebeğin ağzına düşüyordu. Bebek bir kaç damlasını yuttu. Kan ağzına doldu. Her nefes almaya çalıştıkça kan bebeğin genzini dolduruyordu. Bir kaç çabadan sonra bebek sakinleşti. Yüzü kanla kaplanmıştı. Apoletli zebani sırıtıyordu. Kanda boğulmuş bebeği kadının kucağına fırlattı. Ben bir defa sorarım deyip diğer odaya yöneldi.

Narin’in tüyleri diken diken olmuş, put gibi bebeğine bakıyordu. Öylece ne kadar durduğunu kendide bilmiyordu. Aniden şoktan kurtularak bağırdı. Sesi gökyüzünün derinliklerinde sığınacak bir kuytu buluncaya kadar, bağırdı. Aceleyle fistanıyla çocuğunu yüzünü sildi. Her tarafını sildi. Bebeğin yüzündeki kan yer yer kurumuştu. Ne yapıyorsa kurumuş kanı silemiyordu. O an aklına memeleri geldi. Sol memesini çıkararak çocuğunun suratına sıktı, sonrada entarisiyle sildi çocuğun yüzü sut beyaz oldu. Doya doya çocuğunu öptü, kokladı. Birden çocuğunun acıktığı aklına geldi. Hızla memesini bebeğin ağzına koydu. Ne yaptıysa çocuk memeyi almıyordu. Tekrar tekrar denedi. Bebeğin ağzı kilitlenmişti. O an oğlunun öldüğünü anladı. Durdu ve sallanmaya bağladı. Bebeğe bakarak sadece sallanıyordu.

Zamanın farkına varmadan sallanıyordu. Büyük kara gözleri mat olmuş yüzü bir ölüyü andırıyordu. Birden Rojda’nın haykırışını duydu. Rojda BABA, BABA KURTAR BENİ. Diye bağırıyordu.

Kızının sesini duyuyor ama kendisini görmüyordu. Ben kör oldum. Gözlerimi aktı. Kızım bağırıyor. Ben kalkamıyorum. Şimdide görmüyorum. Aman Allah’ım. Yok yok Allah yok. Tübeestafullah. Bak hele Allah’ın işine ben Sofi Elinin kızıyım ama Allah yok diyorum. Tübe Tübe. 

O an kızı tekrar bağırdı. Ane kurtar beni. Baba beni öldürüyorlar. Ana ne olursun kurtar beni.

O da bağırdı. ‘Rojda kızım nerdesin. Kızım seni göremiyorum. Kurban olduğum kaç kurtul. Allah aşkına kızımı bırakın. Muhammed adına, İsa adına, bunlara inanmıyorsanız İblis adına. Belli siz kafirsiniz. Sizin Allahlınız da Muhamediniz de İblis. Yok yok şeytan bile insanlara böyle yapmıyor. Böyle bir olay ne duydum ne işittim. Masallar da bile yok. Tamam şimdi anladım biz ölmüşüz ve cehenneme düşmüşüz. Ama, ama çocuklarım, onların günahı ne. Onlar Melek. Meleklere hiç kimse dokunamaz. O zaman her şey gerçek. Yok gerçek olamaz, biz uyumadık mı? Uyuduk mu; He uyuduk kapı çalındı ve bu zebaniler geldi. Allah sizin de devletinizin de belasını versin. Gidin kocamı öldürün, beni öldürün, bu çocuklardan ne istiyorsunuz. Yok yok Allah yok, Allah olsaydı şimdi sizi taş ederdi.

Kadın son çırpınışlarıyla zorlukla nefes alıyorken kirpiklerimden kan damlıyordu…

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.