DOLAR
13,8164
EURO
15,6712
ALTIN
789,77
BIST
2.038
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Diyarbakır
Yağışlı
12°C
Diyarbakır
12°C
Yağışlı
Cuma Parçalı Bulutlu
10°C
Cumartesi Az Bulutlu
13°C
Pazar Az Bulutlu
14°C
Pazartesi Az Bulutlu
15°C

İlk Taşı Kim Attı?- Rahmi Batur

İlk Taşı Kim Attı?- Rahmi Batur
05.11.2021
0
A+
A-

Bir konuda, hele de tanınmış bir insan hakkında ikna olmuş, ikna edilmiş, duyguları düşüncelerinin önüne taşırılmış insanlara, o işin pek de düşündükleri gibi olmadığını anlatmak, bir dogmayı yıkmak gibi çetin bir iştir…

Tartışmak istediğim meseleye giriş yapmadan önce, konuya benzer ama geçmişte kalmış, sonucu görülmüş bir kaç kısa anı aktarayım.

1991’in Ağustos ayı sonları, Hasankeyf’te Mem û Zîn filminin çekimleri vardı. Yeni Ülke’nin Batman bürosunda çalışıyordum. Bir gün filmin yönetmen yardımcısı ve Eylem (Hasat) Yayınları’nın sahibi Hüseyin Kıvanç büroya geldi. Benim Sağmacılar Cezaevi’nden arkadaşımdı. Aradan geçen 6 yılda yüzümü unutmuş ‘Rahmi Batur diye bir arkadaşım var, tanıyor musunuz?’ diye sordu. Güldük.

O günlerde bizim gazetede Kürt destanı Mem û Zîn’ın ‘Memo ile Zeyno’ adıyla Türkleştirilerek, filmi çekildiğine ilişkin bir haber çıkmış, bu da filmi çekenleri rahatsız etmişti. Bu haberden ötürü çekim sırasındaki masrafları bile katlanmıştı. Daha önce onlara yardımcı olanlar, şimdi ‘domuzdan kıl koparma’ anlayışıyla hareket ediyorlardı.

Hüseyin Kıvanç, haberin doğru olmadığını, Yeşilçam aleminden birisinin şahsi kıskançlıklarıyla gazeteyi manipüle ettiğini, sözü geçen senaryonun bölgede rahat çalışabilmek için devlete sunulan sahte bir senaryo olduğunu, Yol filminin de bu yöntemle çekildiğini; filmde Musa Anter’in de rol aldığını, herşeyden önce onun böyle bir şeye katkı sunmayacağını söyledi. Bir gün sonra yönetmen ile tanıştırmak için film setine davet etti. Gittim, o da aynı şeyleri tekrarladı…

İstanbul’daki arkadaşları aradım, durumu anlattım:

– Yok dediler, durum bildiğin gibi değil…

Esas durum onların bildiği gibi değildi ama yapabileceğim birşey yoktu.

1993’ün yaz ortası. Zaxo…

Yıllar önce Bağdat’ta Kürtçe radyonun yılbaşı özel programına davet edilen sanatçı Erdewan Zaxoyî, kaldığı otel odasından Muhaberat ajanları tarafından alınmış ve sıra kadem basmıştı. Onunla ilgili haber yapmak için evine gittim. Evde, o  kaçırıldığında 6 aylık bebek olan kızı (7 yaşlarındaydı o sırada,  şimdi kendisi de ses sanatçısı) ve annesi vardı sadece.

Ordan dönerken, yanımdaki arkadaşım ‘Tahsim Taha da, Dihok’ta yaşıyor, onunla görüşmek ister misin?’ diye sordu. Kürdistan’ın kuzeyinde sesiyle şarkılarıyla Tahsin Taha tanınıyor, biliniyordu ama kendisiyle ilgili hiçbir bilgi yoktu. Dihok’a onunla söyleşi yapmak için gideceğimi duyan Güneyli, Kuzeyli herkes ‘Aman yapma, o bir cehş, Saddam üzerine şarkı yapmış’ diyerek beni vazgeçirdiler.

1995’te Azadiya Welat gazetesinde çalışıyordum.

Gündem toplantısında Şivan Perwer ile söyleşi yapmak istediğimi söyledim. Herkes şöyle bir durdu, durmakta da haklıydılar, çünkü bizim yayınlarımızda Şivan ambargoluydu. Kürt Özgürlük Hareketi’nin bir iki önemli ismiyle daha önce bu durumu konuşmuştum ‘Bizim de hatamız var, ona siyasi kadromuz gibi davrandık’ demişlerdi. O ambargonun bir biçimde kalkacağını biliyordum. Arkadaşlara “Tahsin Taha ile söyleşi yapmak istediğimde, herkes cehş, hain diyerek karşı çıktı, beni vazgeçirdi ama gördünüz, iki ay önce ölünce ‘Özgürlük Bülbülü’ diye bizim gazetemiz ardından haber yaptı. Şivan’ı onunla kıyaslarsak öyle cehşlik bir durumu da yok. Bu ambargo kalkacak, biz öncülük yapalım” dedim.

Sonunda ikna oldular. Söyleşiyi yaptım, Şivan’ı kapak yaptık ve aradan bir ay geçmeden, ambargo kalktı, Şivan MED TV’ye çıktı.

Şimdi kimse Ahmet Kaya’ya toz kondurmuyor. Biraz hafızamızı yoklarsak, o ödül gecesindeki barbar saldırıdan önce, solcular ve Kürtler, Ahmet Kaya’yı dinleseler bile, politik olarak ona karşı tavırlıydılar. Bu tavır, Kürtlerden çıkmamıştı, Türk solunun bazı kesimlerinden Kürtlere sıçramıştı…

Hilton Oteli’ndeki Kürt Konferansı’na geldiğinde, gençler etrafını sardı, bir halk düşmanı vardı sanki karşılarında. Bir arkadaşla gençleri uzaklaştırınca, yüzündeki acı gülümseme öyle duruyordu. Onunla söyleşi yaptım diye, bugün onun arkadaşı olmakla övünen ünlü muhalif bir sanatçımız, birgün istiklal Caddesi’nde Eşber Yağmurdereli ile birlikte yürürken ‘Azadiya Welat gazetesinde herkesi kapak yaptın, Ahmet Kaya gibilerini bile, benimle ne zaman yapacaksın?’ dediğinde “gibilerini bile demen?..Yakıştıramadım sana. Ahmet Kaya’yı insan olarak da müzisyen olarak da beğeniyorum” dedim. Ağzından kaçtığını, aslında öyle demek istemediğini söyledi.

Sadece o değil, tanıdığım bir çok kişi, onunla söyleşi yapmamı yadırgamıştı…

Peki sebep neydi, Ahmet Kaya’nın suçu neydi?

TC, Ahmet Kaya’nın üzerine sopayla gitmenin, kendileri açısından onu daha da ‘zararlı hale getireceğini bildiğinden, farklı bir yöntem denedi. İçten vurmak. Cumhuriyet ve Nokta dergisinde TC’nin ‘solcu’ aydınları, onun aslında arabeskçi olduğunu, halkın duygularını sömürdüğünü, iyi şairlerin şiirlerini kötü harcadığını yazdı… Evet bu kadar… Sonra düne kadar onu dinleyen solcular, onu küçümsemeye, aşağılamaya başladı…

İçten yapılan operasyon sonuca varınca, onu RAKS firmasına (Raks o sırada Unkapanı piyasasında devletti, oğul Pakdemirli şimdi de biri bakan) transfer etti, ciddi ekonomik olanaklar sunarak, onu ‘dezenfekte’ etmeye başladı. Ahmet Kaya’nın öyle asi, vicdanlı bir yönü vardı ki, istese bile o anlamda kendisini tümüyle kontrol edemezdi…

Akın Birdal’ın vurulduğu akşam evlerindeydim, evde değildi, geldiğinde yaralı bir aslan gibiydi… ‘Hadi Gülten, hazırlan, Ankara’ya gidiyoruz! Bu O.. çocukları hepimizi tek tek öldürecek!’ dedi, gözlerinden yaşlar akıyordu…

Şimdi esas konuya gelelim.

Gündemde başka bir Ahmet var, Ahmet Güneştekin…

Sanat eleştirmeni değilim, sanatı nedir ne değildir, yarına kalacak mı, kalmayacak mı, söyleyecek sözüm yok ama ortada inkar edilemeyecek, sağlam bir veri var:

Başarı…

Dünya çapında bir başarı…

Nupel

Sinews03

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.