DOLAR
8,6396
EURO
10,1418
ALTIN
492,03
BIST
1.407
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Diyarbakır
Az Bulutlu
34°C
Diyarbakır
34°C
Az Bulutlu
Perşembe Gök Gürültülü
29°C
Cuma Çok Bulutlu
26°C
Cumartesi Parçalı Bulutlu
29°C
Pazar Az Bulutlu
30°C

HACI LOKMAN BIRLİK’İN ANISINA

03.10.2020
0
A+
A-

Yavuz ÖZCAN

Gelin sizi bir filime götüreyim ismi Bark. Sonrada Türk gardaşlarımızın ‘Şehitler ölmez Vatan bölünmez’ isimli filmine. Rahmetli Leonardo da Vinci ‘görmeyi öğrenin, her şeyin birbiriyle bağlantılı olduğunu fark edeceksiniz’ demiş.
Hz. Muhammed Mustafa da (S.A.V) şöyle buyurmuştur: “Ölünün kemiğini kırmak günah olması itibarıyla da tıpkı diri olan birinin kemiklerini kırmak gibidir vede büyük günahlardandır.” (İbn-i Mace: 1616)
Bundan da anlaşılacağı gibi bir insanın ölü bedenine bile işkence yapıldığında yada herhangi bir zarar verildiğinde sanki sağmış gibi bir durumla izah edilmekte ve büyük günah sayılmaktadır. Türk devletinin böylesi facialar yapacağı ön görülmüş olmalı ki öldürülen kişinin bu şekilde işkenceye maruz kalacağına dair ayet ve hadislerin tefsir’i türkçede yaygın değildir!
Rahmetli Leonardo da Vinci ‘görmeyi öğrenin, her şeyin birbiriyle bağlantılı olduğunu fark edeceksiniz’ demiş. Rahmetlinin bu cümlesini tam olarak açarsak: Kötülerin şerrine, zalimlerin zulmüne, yalancıların diline, çıkarcıların hedefine, ikiyüzlülerin yüzsüzlüğüne bulaştırma beni ya Rabbi’m’ demiştir tam olarak.
Gelin sizi bir filime götüreyim ismi Bark. Sonrada Türk gardaşlarımızın ‘Şehitler ölmez Vatan bölünmez’ isimli filmine. Ömer Çakan tarafından çekilen ve baş rölünü Hacı Lokman Birlik’in üstlendiği Bark adlı kısa filmin teması, Kürdistan’ın küçük bir yerleşkesindeki siyasal ve sosyal sorunları, yerel bir hikâye anlatısı ile yansıtmayı başarıyor. Bark, Kürtçede hem “yüklenmek” anlamında hem de “ev-yer” anlamında kullanılıyor. Bir coğrafya düşünün, kaderi göç, savaş, ölüm, asimilasyon, inkâr ile özdeşleşmiş olsun. Bir coğrafya düşünün, insanları gündüzleri sıradan işlerini yaparken geceleri dağlarında çıkan çatışmalara korku ve tedirginlikle kulak kabartsınlar. Bir coğrafya düşünün, insanları dağların yamaçlarında kurulu köylerinden bile göç etmek zorunda bırakılsınlar. Bir coğrafya düşünün, göç edenlerden kalma derme çatma evler yıkılmasın diye geride kalanlar o evleri hüzünle ve kederle izlesinler ve geride kalan son kalıntılar yok olup gitmesin diye doğaya ve devlete karşı mücadele etmek için çabalasınlar. Bu coğrafya Kürtlerin binlerce yıldır yaşadığı kendi öz vatanlarıdır. Buranın son 40 yıllık hikâyesi kısaca altı kelime ile özetlenebilir: Göç, savaş, acı, gözyaşı, ölüm ve kan.
İşte Bark filmi dünyanın en ağır yükünü taşımak zorunda bırakılan, yurtlarından sürgün edilen dost, eş, akraba ve arkadaşların arkasından ağlayanların kısa bir hikayesi. Dünyanın en ağır yükü gidenlerin son izleri silinmesin diye kar ve yağmurda harabe bir evin çatısını korumaya çalışmaktır. Dünyanın en ağır yükü geceleri yakın bir mesafede çocuklarının yürüttüğü savaşın silah sesleri ve bu sesin getirdiği tedirginliklere maruz kalmaktır. Yaşamın en ağır yükü yaşlı bir karı kocanın “Burası bizim köklerimiz, nereye gidelim?” feryadının dağlarda yankılanmasıdır. Ve tüm bunlar bir araya geldiğinde Kürd’ün ağır yükü de ortaya çıkmış oluyor. İşte Bark filmi Kürt coğrafyasında binlercesi bulunan bu gerçek hikâyeleri 16 dakikalık kısa bir zaman diliminde göstermesi nedeniyle izlenmesi gereken bir filim.
Çehov, “en tehlikeli insan tipi az anlayan, çok inanandır” demiş. Üstad tam da AKP kitlesini izah etmiştir. Ölüye saygı, dinlerin, kültürlerin binlerce yıllık ortak değerleridir. Batı mitolojisinde de Doğu efsanelerinde de, öldürülen düşmana saygısızlık yapan, cesedini sürükleyen, ölüye hakaret eden kişiler tanrıların lanetinden, kaderin öcünden kurtulmaz. Bu yalnızca bildiğimiz dinlerde böyle değil, bilmediğimiz, duymadığımız, tanımadığımız bütün dinlerde de böyledir.
Ölüye saygısızlığın, cesede hakaretin görüldüğü yerde insanî değerler iflas etmiş, akıl tutulması olmuş ve vicdanlar rafa kaldırılmıştır demek. Savaş sendromu cinnet boyutlarına varmıştır. Ne yazık ki bu tür olaylar tekil olmaktan çoktan çıkıp rutine dönüşmüş ve Türk devletinin hastalığı haline gelmiştir. Gerilla kulaklarında tespih yapanlar, öldürülen bayan gerillalara tecavüze kalkan psikopat askerler, küçücük çocuklara nişan alarak öldüren ve silahımı denedim diyen özel harakatçılar, gerilla cenazelerini belediye çöplüklerine üst üste atıp üstünü kapatanlar, sivilleri işkencelerle öldürüp kuyulara atan binlerce manyak aramızda rahatça gezmekte ve verdiğiniz vergilerle aylıklarını almaktadırlar.
Diyanet İşleri Başkanı araç arkasında ceset sürükleme olayı ile ilgili olaya yönelik açıklama yapıyor : “PKK hareketi, Kürtlere ve Türklere yönelmiş bir silahlı saldırı değil aynı zamanda ideolojik – kültürel bir saldırıdır.” Bu tespitin altına imza atmamak mümkün değil. PKK bu insanlığı yerlerde süründürme, gardaşız deyip yok etme politikalarına, din kardeşiyiz deyip dilimizi kopartanlara, Kürdken ne mutluyum Türküm dedirtmelere karşı çıktığı için zaten devlet durumu buraya getirmiştir. Ama altında 1 milyonluk araçla devletine bir şey deme gereği duymamıştır Diyanet İşleri Başkanı. Ama olsun, yine de din kardeşiyiz değil mi?
İnsanda en büyük üzüntüyü yaratan ise Türk toplumundaki dilsizliğin, sessizliğin bu denli büyük olmasıdır. Artık Türk toplumu Kürdistan’da yapılanlarla yüzleşme cesaretini göstermeli ve buna infaz edilen Hacı Lokman Birlik’in Şırnak sokaklarında panzerin arkasından sürüklenen cansız bedenine bakarak başlamalıdır. Ve demelidir ki ‘sürüklenen benim vicdanımdır….’!
Bu görüntü ne ilk ne de son olacaktır. Hatırlıyor musunuz? 1992 yılında JİTEM tarafından katledilen ve panzerin arkasında sürüklenen Mesut Dündar’ı. Ya gencecik Kevser’in Varto sokaklarında sürüklenen çıplak ve cansız bedenini, ya postallarıyla kurşunlanmış bedenlere basıp fotoğraf çeken “kahramanları ” hatırlıyor musunuz? Çoğunuzun hatırlamadığını biliyorum. Türk toplumu, çünkü, devletin Kürdistan’da yaptığı insanlık dışı uygulamaları görmüyor, duymuyor ve tepki vermiyor. Kardeşlik bu mu peki Allah aşkına? Peki din-imam meselesine ne oldu…
Ve bugün, devlet terörünün kurbanı Kevser’lerin, Birlik’lerin, Dündar’ların daha nicelerinin tankların, panzerlerin arkasında sürüklenen cansız bedenleri, şu anki kuşağa olduğu gibi, gelecek Kürt kuşaklarının da isyan ateşini beslemeyecek mi ?
Bu fotoğrafı Kürt halkı hiç ama hiç unutmayacaktır.
Devletin Kürdistan’daki şiddetin her biçimi ve her düzeyi, gündelik yaşamımızı kuşatmış durumda. İktidarın hoşuna gitmeyen yazılar yazan gazeteci dövmek, sanatçılara linç kültürüyle saldıran, HDP’li olan ya da HDP’yi desteklediğini açıklayan aydınlara, hatta sadece oy veren insanlar şiddetin her türlüsünü bir biçimde tadıyor. Türk topraklarındaki illerde HDP binaları yakılıyor, insanlar sırf Kürt oldukları için linç edilmekte, kardeşlik sloganı olarak Kürtlere küfrediliyor, ama ne hikmetse kardeşiz, dindaşız demeyi de ihmal etmiyorlar, vallah ne güzel değil mi?
Kürtlere yapılan her şey doğallaştırılıyor ve doğallaştırılmakta.
Bu şiddet sarmalı ve cinnet ortamı neden bizi hep buluyor peki?
Kürdistan’da devletin uyguladığı kirli savaşta binlerce insan, akıl almaz işkenceler, ölümler, kulak kesilmeleri tattıran binlerce manyak insan aramızda dolaşıyor. Devletin tepesindekiler de kardeşlik naraları atarak bu duruma kılıflar uydurarak işi yıllardır götürmekteler.
Yerli ve Milli Vekil isteyen ‘Kudret’ yerli ve milli halkına ‘Kürt kardeşlerinize’ ne isterseniz yapabilirsiniz, yakın yıkın, öldürün, bununla da kalmayın bunu bir millet ve vatan şevkiyle yapın ki kardeş olduğumuz anlaşılsın. Bu dil ve zihniyeti ‘Allah devlete zeval vermesin’ şiarıyla birleşince de her gün gördüğümüz cinnet sendromu genişleyerek sürüyor kardeşlik hatırına.
Kitleleri sürekli tahrik eden Erdoğan’ın dili ve söylemleri yönettiği devlet güçlerinin teröründen ve emrindeki tetikçilerin saldırganlığı yerli ve milli halk kesimi de eklenerek kardeşlik ve dindarlık adına böyle sonuçlarla vuku buluyor. Kürtler yıllardır barış diye bağırıyorlar avazınca, peki Türk halkı ne yapıyor sahi? Biz hep halkın suçu değil, yönetenlerin suçu diye kendimizi avutuyoruz ama görülüyor ki öyle değil. Türk illerindeki HDP binalarına ve Kürtlere yapılan saldırılara bakarsanız durumun hiç de böyle olmadığını görürsünüz. Peki yanılıyor muyum?
Koca bir ‘hayır’. Biz onlara göre ‘terörist’ onlar bize göre gardas… Onlar bizim memlekete geldiklerinde biz baş üstünde tutarız, biz onların memleketlerine gittiğimizde onlar başımızı gövdemizden ayırmaya çalışıyorlar, linç ediyorlar. Yanlış anlaşılmasın kötü niyetlerinden ‘değil’ çok sevdiklerinden, o kadar çok bizi seviyorlar ki kendilerini tutamayıp boğazımızı sıkıyorlar. Çalışıp yorulmayalım diye ellerimizi, kollarımızı, bacaklarımızı, ayaklarımızı kırıyorlar, çalıştırıp yorulmayalım diye! Sakın yanlış anlaşılmasın ha, tamamen ‘sevgilerinden’ kaynaklanıyor bu durum… Yüz yıllardır onlar bu sevgilerini sergilemekten, biz de bu sevgiye maruz kalmaktan bıkmadık. Ne de olsa gardaşız, dindaşız oh ne güzel… Tıpkı Bark filminde olduğu gibi. Hep yükleniyoruz gamı tası, göçü, ölümü, işkenceyi, araçların arkasında cesetlerimiz, soyulup meydana atılmış kızımız Ekin’in çıplak fotoğrafları medyaya servis edilerek teşhir edilmesi, kurşunlanan gençlerimizin kulak memelerinden yapılan tespihlerin ellerde çekilmesi gibi, ne de olsa gardaşız ve üstüne üstlük dindaşız….
Türk toplumu vicdanlı insanlardan oluşan bir toplum iddiasındaysa, Kürtlere yapılan bu zulme karşı durmalı. Bu vahşetleri yapanların yakasına yapışılmalı, yargılamalı, cezalandırılmalı, bunu talep etmelidirler, tepkilerini göstermelidirler. ‘Beni temsil eden devlet bu gayri insani iğrençlikleri yapamaz yapmamalıdır’ demelidir.
Ne yazık ki Cumhuriyet tarihi boyunca bunu demediler ve demeye hiç niyetleri yok gibi. Buna uyuşturulmuş beyinler mi dersiniz yoksa devlet aşkı mı, ne derseniz deyin durum bu. Gardaşız diyen bu topluma sormalıyız artık. Bayrak, Vatan, Millet, Ezan’ı anladık da bu kelle avcılarının, ceset sürükleyicilerin sizin için bu kutsallıkları neden?
Peki yanı başındaki savaşla ilgilenmeyen Türk toplumu sahi neyle ilgileniyor, bunu hiç düşündünüz mü? Ben düşünüp şu karara vardım. Türkler kendilerini hiç ilgilendirmeyen konularla ilgileniyorlar maalesef.
En ilgilerini çekmeyen konu da Kürdistan’da süren savaştır.
‘Yanı başınızda kırk yıldır bir savaş sürüyor’ dediğinizde, sadece öyle mi, ‘hıyar yer misiniz’ diye ikramda bulunmak istiyorlar.
Hergün gençlerin toprağa düşmesi, şehirlerin yerle bir edilmesi, sokağa çıkma yasaklarının günlerce uygulanması, çocukların her gün öldürülmesi de onları hiç ilgilendirmeyen konular arasındadır. Askerde olan oğlu veya polis olan oğlu öldüğünde ise, önce evine büyük bir bayrak asar ve ‘Vatan sağolsun’ diyerek Kürtlere küfür etmenin dışında bir tepki vermiyor.
Kendilerini ilgilendirmemesi gereken ancak bir o kadar da çok ilgilendiren konular arasında yerli mafyavari diziler, kimin kiminle nerede ne yaptığı, hangi mankenin kiminle basıldığı ve ya kimin kimden boşandığı konularıdır.
Türklere önemli bir şey söylemek istiyorsanız, biliyor musun x dizisindeki Menduh beyin karısı aslında Menduh beyin arkadaşının da sevgilisiymiş diye söze başlamanız gerekir, veyahut çıplak bir bayan artist resmini bulup onun çıplak vücuduna yazmanız gerekir mesajlarınızı. Şırnak’ta polis aracına bağlanarak sürüklenen insanın durumu onları sanılanın aksine hiç de ilgilendirmiyor.
Çıplak bir kadının karnına bize demokrasi lazım, bir erkeğin sırtına da hemen barış yazarsanız belki bu konuları da kısa bir süreliğine tartışma gündemine sokabilirsiniz.
Türk toplumunun bu davranışlara mantıklı nedenler bulmaya çalışmak elbette mantıksız bir davranıştır ama illa da bir mantık çerçevesi oluşturmak isterseniz, Türklerin tarihine bakmanız yeterlidir. Bir Türk arkadaşım öyle deme, bizi ilgilendiren sorunlarla ilgilendiğimizde neler başımıza geldiğini biliyorsun diyor. Doğru iki elin parmağını geçmeyen Türk aydını yıllarca cezaevlerinde yatmış, sürgün edilmiş, hakarete maruz kalmış. Dediğim gibi bir elin parmakları kadar. Cumhuriyet tarihi boyunca kaç Kürd aydını öldürüldü, cezaevine konuldu, binlercesi yurtdışına kaçmak zorunda kaldığını söylememe gerek var mı? Diyarbakır Zindanı kendi başına bir tarih bu konuda. Şu anda bile iki elin parmakları kadar Türk aydını Kürdlerin haklı davalarına destek veriyor. Türk aydınının sayısından da bir çoğalma olmamıştır aslında…
Türk halkı kendilerini ilgilendirmeyen konularla ilgilenmeyi bir ata geleneği haline getirmişlerdir adeta.
Türklere, bak burada savaş var ve hergün senin oğlun, diğerinin kızı ölüyor diye bir şey söylerseniz, onlar size dönüp ‘Allah Devletimize zeval vermesin’ diyeceklerdir. Onun için, eğer Türklere önemli konuları illa da HDP gibi anlatmak gibi bir takıntınız varsa, anlatmak istediğiniz konuyu mutlaka bir skandal manken olayının içine koyup öyle anlatmanız gerekir.
Adam mankeni soyup, bize barış lazım, kız da adama sarılırken, bu gün HDP mitingine bomba koyuldu 4 kişi öldü 138 kişi yaralandı, sonra kız adama bir tokat patlatmış, çok sayıda Kürt il ve ilçelerinde sokağa çıkma yasağı uygulanıyor, belediye başkanları tutuklanıyor, adam da mankene. Çocuklar öldürülüyor türünden bir anlatımla ancak ilgilerini çekebilirler.
Türklere, kırk yıldır devletin Kürtlere karşı kirli bir savaş yürütülmekte olduğunu mu anlatmak istiyorsunuz, o zaman konuşmanıza mecburen böyle başlamak zorundasınız:
Adamın biri mankeni arabasına…
O zaman sizi kesinlikle dinleyeceklerdir.
Siz de devam edersiniz derdinizi anlatmaya.
Türkiye’de 1985’lerde Günaydın Gazetesi tirajını artırmak için Tan gazetesini ek olarak çıkardı. Gazete 4 sayfa ve gazetenin 4 sayfasında bulunan yazının tümü bir A4 kağıdını doldurmazdı. Arka, ön ve iç sayfaların tümü büyükçe foto-modellerin çıplak resimleriyle süslenirdi. Kısa sürede Tan Gazetesi bir milyon yüz bin satış yapmaya başladı. Türkiye’nin tüm gazetelerinin toplam tirajı bir milyonu bulmuyordu o dönem. İşte kardeşlerimizin dikkatini ne çekiyor dediniz ya, aha sorunuzun cevabı!
Yıllardır yaşanan savaşta oluk oluk kan akarken siyaset cenahı kırk yıldır aynı boş laflarla, boş demeçlerle, medya ise savaşı görmezden gelerek, Türk gardaşlarımız “çocuklarımız feda olsun, Şehitler ölmez Vatan bölünmez” hamasetiyle ateşe benzin dökmektedirler. Gardaş demekle de dindaşız demekle de artık olmuyor. Şırnak’ta sürüklenen cenaze bizim, ama sürüklenen vicdan kimindir dersiniz. Yine de sizinde eviniz ‘BARK’ınız yıkılsın demiyoruz…

NOT.Bu yazı Hacı Lokman’ın askeri araç arkasinda sürüklendiği günlerde kaleme alınmıştır.

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.