DOLAR
9,6155
EURO
11,2367
ALTIN
554,31
BIST
1.480
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Diyarbakır
Az Bulutlu
27°C
Diyarbakır
27°C
Az Bulutlu
Pazartesi Az Bulutlu
24°C
Salı Az Bulutlu
21°C
Çarşamba Az Bulutlu
22°C
Perşembe Az Bulutlu
23°C

DÜŞLER İSTİLASI ( 2 )

DÜŞLER İSTİLASI ( 2 )
11.04.2021
0
A+
A-

MİTHRA(Metin) ÇİYAYÎ

Evet çocuk Kurdistan’i yaşam yenin yüreğindeki kıvılcımla başlar. Ve ben sana borçlandım. Biliyorsun burası çığlıkların eksik olmadığı, ihanet ve direnişin amansız mücadelesine sahne olmuş bir yer. Burası Diyarbakır bağlar ve burada çıkış yoktu. Ya ölüm ya teslimiyet. Üçüncü yol ise ölümüne direnmekti ve en zoru da oydu. Ölmek yok, ölebilirsin ama sen yaşamına son vermeyeceksin. Yüzlerce, binlerce defa ölmek istesen de, ölümü kurtuluş olarak görende sen ölmeyeceksin. Göksün her an darbelere açık. Azrail’in soluğu ensende ve sen her an gelebilecek bir darbeyle sonsuzluğa karışabilirsin. Karışmadığın sürece şükretmesen de işkenceye meydan okuyacak ve yaşamak için direneceksin. Ve bir an gelecek sen bile kendine hayret edeceksin tıpkı düşmanların gibi ‘nasıl yaşıyorum, nasıl oldu da daha ölemedim.’ Diye. Bütün bunlar olurken sen geceleri hayal kuracaksın, her hayalini yeni bir hayal takip edecek. Hayal kurmaktan asla bıkmayacaksın. 

Senin ilk hayalin nedir çocuk? Benim hayallerim son bahar rüzgarı gibidir. Ne ısıtır ne de üşütür. Sırtını güneşe verirsen göksün açıkta kalır, yüzü güneşe çevirirsen her an Azrail’in nefesiyle karşı karşıya kalacakmışsın gibi bir hisse kapılırsın. Nerde nasıl olursa olsun, topraklarından kopmuşsan acı yalnızlığı genzinde hissedersin. Tüylerin diken diken olur ve bir yumru gelip göğüs kafesine oturur. Ne ağlayıp rahatlayabilirsin nede o duyguyu bir kenara itebilirsin.

Neden diye bakma çocuk. Çünkü hayallerinden, bir avuç özgür toprak düşünden vazgeçmemişin. Artık senin gibi genç olmasak da, yüreğimiz tıpkı senin gibi atıyor. Ve o yürek öyle bir atıyor ki yaşlı yorgun dizlerimizi takatsiz bırakıyor ve kollarımız yana sarkıtıp bizi nefessiz bırakıyor. O an kendi gerçekliğinle yüz yüze kalıyorsun. 

Benim için kış gelmiştir. Seni donduracak hissiz bırakacak ve her an umutsuzluğa sürükleyecek bir soğuk. Halbuki o an onlarca evladın kar kış ve dondurucu soğuğun altında senin savaşını veriyor. Senin bitiremediğin, senin kazanamadığın savaşın muştusunu verebilmek için seve seve ölüme koşuyor. O an bütün yetmezliklerin, aymaz davranışların ve nafile bencin zaafları tek tek gözlerinin önüne geliyor. Hem de öyle bir üstüne abanıyor ki sana kaçış alanı bırakmıyor. Gençken düşünemediğin, beklide gençlik ateşiyle hesaplayamadığın her hareketinin hesabını soruyor. O zaman anlıyorsun yüreğinin de yavaş yavaş yaşlandığını. 

Birazda benim yerime düşünsene çocuk. On üç yaşında bir çocuğun panzer altında kaldığını. O anı yaşayan bir insanın neler düşündüğünü. İçinin nasıl titrediğini, yüreğinin mengeneye tutulmuş gibi un ufak olduğunu. Ya annesi çocuk, kara yazgılı annesi. O yürek nasıl böyle bir zulme dayanacak. Gözyaşları kuruyuncaya kadar ağlaması, binlerce defa Allah’tan ya sabır dilemesi ve en yüce dinlere sığınması acısını biraz olsun hafifletir mi? Oysa o kadın belki de binlerce defa beyaz laçekle barış yürüyüşüne katılmıştır. O barış yürüyüşüne katılırken, protesto yürüyüşüne katılırken çocuklarının geleceğini düşünerek ayağı kalkmıştır. Gözaltına alınabilir, tecavüze uğrayabilir veya soysuz bir piçin kurşununa hedef alınabilirdi. O yine katılırdı. Çünkü bir gün panzerlerin onun veya bir komşusunun, belki de bir akrabasının beynini parçalayacağının çok iyi biliyordur. O aslında her yürüyüşe katılırken tıpkı senin gibi canını cebinde taşır. Sen çocuk çok dikkatlı ol ve lütfen arkadaşlarına da söyle çok dikkatli olsunlar, Kürdistan’ın topraklarında her yer ölüm kokuyor. Ülken ölüm fırtınasına yakalanmış çocuk. Sakın öleyim deme. Yok çocuk ne sana ne arkadaşlarına ölüm hiç yakışmıyor. Dayanamam ben bu acıya, bırak ta son günlerimi sizin zafer haykırışlarınızla vereyim. Biliyorsun çocuk vahşi, acımasız kurtlar sürümüze dadanmış. Bize hiçbir yaşam hakkı vermiyor. Sömürge olmanın dayanılmaz hafifliğini yaşıyoruz. Tanrının, sadece Tanrının da değil insanlığın yetim çocukları olan siz güneş yüzlü çocuklar piç kurtlara dikkat edin.

Bilirsin çocuk kurtta ilke yoktur, piç kurtlarda ise hiç yoktur. Karnı aç veya top olmasına bakmaz. Önüne gelen koyunu boğazlayıp orada bırakır ve bir başka koyuna boğazlamak için atılır. Aslan, leopar veya çıta gibi değildir. Kurt sadece ihtiyacı için avlanmaz. Kurt katil ruhludur. Hadi kurdu anladık katil ruhlu olması onun suçu değil. Ya insanlar?  İşte benim bu yaşlı ve yorgun beynimi çaresiz bırakan bu karşılığı olmayan insanın çelişkili ve bir o kadar alçak ruh halidir.

Düşünsene çocuk elinde küçücük bir taşla düşmana saldıran o minicik yüreğini ortaya koyan 5,7 sekiz yaşındaki çocukları. Onlar aç açıkta ve çaresiz oldukları için o taşı eline almıyor. İnan çocuk onun için değil. Onlar sadece yüreğinin sesini dinliyor. Yaptıklarında akıl, mantıkta arama. Onlar biliyor ve hissediyor ki bu karşıdaki demir leblebili canavarlar önce ailesini sonra onu da yutacak. Onunla da kalmayacak can ciğeri günün yarısını birlikte geçirdiği arkadaşlarını da. Onlar anlıyor ve hissediyor biz ise hissedemiyoruz çocuk. Duygularımız körelmiş, insanlığımız kirli sularda can çekişir hale gelmiş. Onlarda biliyor ki onların o küçücük taşı dünyayı yerinden oynatacak güce sahip. Onlar biliyor o an ne renkli oyuncaklar, ne annelerinin gülücüğü dünyayı kurtarmayacak, onlar o küçük çocuklar insanlığın umudu olacak ve bir gün mutlaka o mikacık eller anneleri güzel oyuncaklarla oynayıp mutlu olacaklar. Bak küçük generalim sinin elinde de ayni taşlar, sadece biraz daha büyük. Senin de henüz bıyıkların terlememiş ve henüz vakit erken. Samanlar yarışan zamana meydan okuyan bir gelenekten gelmişsin ve şimdi zamansızlık içinde bir oyun oynuyorsun. Ellerin çıplak tıpkı yüreğin gibi. İşte sen ve onlar zamanı beklerken umutlarını diri tutarken insanlığın umudunu besliyorsunuz.

Oysa senin ilk sevdanı yaşaman gerekir. Hani dokunmaya kıyamadığın, gözlerine bakmaya doyamadığın ve her kokusu hissettiğinde elin ayağının titrediği anı yaşaman gerekir. Geceleri uykusuz kıpkızıl şafağa uyanırken onun hayaliyle mutlulukla güneşe gülümsediğin anın.

Sen ne çok şey yaşamamışsın Generalim. Çocukluk düşüm hüzün bahçem küçük generalim. Biliyorum sen sadece ülke aşkıyla dolusun ve o kocaman ceylan gözler seni içine çektiğinde bir kuş tüyü hafifliğini hissetsen de itiraf edemesin. Öfkelenir onun yüreğinin en derinlerine tutsak edersin. Oysa öfken o ceylan gözler değil. O narin gülümsemeye hiç değil, öfken kendinedir. Kendini dizginleyen bencilliğine, korkaklığınadır. Derin yaranın kabuk bağladığın, kalbindeki alevin sündüğünü düşündüğün an, ufak bir kıvılcımla nasıl yangınların ortasına düştüğünü bir sen bilirsin birde seni senden çalan ceylan gözler. O an savaştan, vahşetten ve kan kokulu kurt sürüsünden daha çok nefret edeceksin. Öyle bir zaman gelecek ki öfken seni tutsak alacak ve her şey intikam ekseninden kısır bir döngüye dönüşecek. Yapma çocuk tut yanındaki Delal’ın narin elini. O senin Delal’ın olsun hem kavganda hem düşünde hem de sevdanda. Taşı onu son soluğun gibi. Her dakika her saniye içine çekerek ver savaşını. Yalnızlık hissetmeden, düşlerinde ayrık otlar yeşermeden.

Evet güneş gözlü çocuk o tüy hafifliğini hep yüreğinde taşı ki onun kuytu köşelere tutsak etmeyesin. Sonra benim gibi ve yüzlerce abin gibi onun acısını yaşar, hüznü de tutsak yaşarsın. O tutsaklık hiçbir tutsaklığa benzemez. Zincirsiz kelepçesiz bir tutsaklık. Kimsenin göremediği, hissetmediği bir tutsaklık. Sadece senin bildiğin  ve kendine bile itiraf edemediğin tutsaklığın.

Koyuver sevdanı akarsulara. Yapabilirsen sal Fırat’a. O da Fırat gibi çağlasın, esip gürlesin. Ne şimşeklere ne buzul çağlara fırsat vermesin. Vermesin ki senin yüreğin hep sımsıcak kalsın. Sıcak olsun güneşin yüreğinde doğduğu her sabah gibi. Sıcak ve kabına sığmaz olsun ve her eylemden sonra içtiğin şafak çayı gibi. Hem senin içini ısıtsın hem de yoldaşlarının.

Yoksa,  her hatırladığında yine ellerin titrer, hüzün bahçesine düşmüş tek yolcu gibi sarhoş ve avare dolaşırsın. Unutamasın çocuk, tam savaşın ortasında yapışır yüreğine ve kalbin sıkışır. Kalbinin sıkışması kavganın sıcaklığından veya düşmanın vahşetinde değil o yürek burkulması, nefessiz kalman unutamadığın bir çift ceylan gözlerin mahzun bakışındandır. İşte o an son defa bakmak istersin kara gözlere. Hüzün yüklü yağmur yüklü gözlere.

Dünyanın yetim çocuğu küçük generalim, senin yüreğinde gözlerin gibi sürekli ışıl ışıl parlasın. Ölürken de söyleyecek son sözün, son sloganın olmasın, birde gözlerinde hüzün. Anladın mı beni çocuk?

Yaşa oğlum aşkların en güzelini yaşa. Sen o özgür aşklar için kavga verirken kendi yüreğini dağlama bırak bir kuş gibi uçsun. İşte o zaman asıl sürünle uçmaya başlarsın. Kavgada çelikleşmiş sevdada bilge bir kişilik olursun.

Dinle beni sabah güneşiyle gülen güzel gözlü çocuk? Dinle beni şark çıbanını dövme gibi yüzünün sol yanında taşıyan çocuk. Bakma sen bana sevda yürekli çocuk, ben kurşun fırtınasını yarıp geçenlerdenim ama sevda yükünü taşıyamayacak kadar yaralı bir adamım. Şimdi belki de biraz utanmadan kendi düşlerimi senin sırtına yüklüyorum. Sevda ateşinin ortasına düşmedim desem yalan olur. Düştüm düşmesine de, ama, ama ki ne ama sadece utangaça çömeldim ortasına. Yangın nasıl başladı, nasıl esip geçti hiç bilemedim. Eğer çömelmeseydim o ateşin ortasında dans edebilseydim, sarılsaydım kürdün bin yıllık sevdasıyla, ne olurdu, nasıl başa çıkardın, başıma neler gelirdi bilemiyorum. Çünkü hiç öğrenemedim. Yalnız sana şunu söyleyeyim her bir ak düştüğümde saç delime ortasında kaldığım alev topu aklıma gelir ve ben yine o anki çocuk gibi büzülüyorum. O an elim titriyor, yüreğim burkuluyor ve nefessiz kalıyorum. İnan bazen de korkaklığıma lanet yağdırıyorum. Bir yaşam belki de birden çok yaşamın döngüsü değişecekti. O mavi gözler gizli gizli bakmak yerine içine girip zemzem suyundan bir yudum içseydim. İçseydim de o an yüreğim kör ateşine dönseydi ve ben kül olaydım. Hiç yaşamamış gibi, hiç doğmamış gibi. Oysa o bana öyle bir bakmıştı ki zaten yüreğime, ciğerime ve bütün bedenine ateş düşürmüştü. Ben ateş topuna dönmüştüm ama çocuktum ve o ateş topunu bile anlamadım. O yangını ve bütün yangınları ülke yangını sanmıştım. 

Nefes alamıyorum çocuk, bu yangın ortasında ve yine ateş topu arasında o mavi gözler yakıyor beni. Düşmanın tankı topu değil. Ölümden ölüm beğenirim ama bir sevdayı taşıyacak kadar cesareti olamayan bir zavallıyım. Söyle güzel yürekli çocuk benden daha korkak kimse var mı? Gülme biliyorum yok diyeceksin. Alevlerin arasında tarihin hüznü sarmış benliğimi, ölümü bekleyen bir yaşlı gibi acılarımla cebeleşiyorum ve utanmadan senide kendime ortak ediyorum.

Ne yapayım be çocuk bu yangın öyle bir yangın ki ne sünüyor ne de küle dönüyor. İstediğin kadar yaşama karış, istediğin kadar savaş ne fark eder ki? Bir türkü, bir şiir veya gir gülüş seni yine sevdanın derin kuyusuna çekiyor. Belki de bizim en büyük yalnızğımız sevdayı devrim sonrasına bırakmamız oldu. Oysa sevdanın en güzeli kavgada yaşanır. Benim bilincimde gücümde ona yetmemişti. Sadece benim değil binlerce Kurdistanlı çocuğun

Düşünsene çocuk eyleme gitmeden önce onunla buluşsaydım utangaç güzlerine bakıp ellerini göksüme kaysaydım nasıl olurdu. Onu öpmeye kıyamazdım. Onu kirlettiğimi düşünürdüm. Hiç olmasa nefesini nefesimin içine çekip Ahmet ariften, Ciwerxundan bir dize okusaydım, o gün bir başka savaşmaz mıydım?  Yoksa o Hasan Hüseyin Kormazgilin şiir kitabını armağan ederken, arasına koyduğu gülü koklasaydım. Canımın için yaşam kaynağım, savaş yıldızım deyebilseydim. Ellerinden tutsaydım alıp onu da eylem alanına götürseydim, onun koynumda saklar gibi gözümün gördüğü bir yerde güvenceye alsaydım ve kırk yıllık savaş naramı atarak savaşsaydım, söyle suskun yüreklim, nasıl olurdu. Eğer vurulacaksam o olsaydı hemşirem. Yada eylem sarhoşluğuyla sarılsaydım. Bir defa sadece bir defa fa sarılsaydım olmazmıydı. Oysa o damarında akan kan, aldığım soluk ve gecelerimin solmayan yıldızıydı. Hade hiç birini söylemedim onu sadece sevdiğimi söyleseydim olmazmıydı.

Aptal gibi sevdayı küçük burjuva özentisi olarak düşünmeseydim ve bir kere evet çocuk bir kere onu kucaklamış olsaydım ne olurdu. Devrim mi kaçardı yoksa Alah’ın belası ben sosyalist bilincimi mi yitirecektim. Ah çocuk o gülün ileriki yıllarda kursun gibi yüreğimi delebileceğini bilseydim.

Yasak güzel çocuk sevda yasak, aşk yasak o zaman biz niye savaşıyoruz. Yok yok çocuk biz dağda da sokaklarda da aşkın en masumunu yaşayan bir kuşağız. Sadece aşkın, sevdanın iki kişilik olduğunu bilmeden yaşayan kör kurşunlara gelmiş bir kuşağız. Dört yanımız puşt zulası diyeceğim ama sizi görünce kendimizi aklayacak, hikayemizi süsleyecek bir cümlede kuramıyoruz. 

Olsun yinede ona o yüreğimi yangın topuna çevirmiş mavi gözlü yara bir şiir yazmak isterdim. Sen ne dersin küçük generalim bir şiir yazalım mı? Yazalım be anasını sattığımın dünyasının. Şiir olmasa da olur. Savaşın ortasında bir barış esintisine benzesin sözleri yeter. Biz şiirleri şairinden okur yüzümüzü yine sokaklarımıza döneriz

BOĞULSAYDIM SABAH DÜŞÜNDE

Ne olurdu bir defa nefesim nefesine karışsaydı.

Bir damla suyun çiçekle buluşması gibi

Sevdam kurumuş dudaklarınla buluşsaydı.

Sarsaydım seni ılık sabah güneşiyle

Geceden kalma sarhoşluğumu bağışla 

Canımın içi gel yıldızlı düşler sunayım sana

Bakma bana hüzünlü gözlerle

Irmaklarında eririm sonra

Akmasın gözyaşların 

ben boğulmaya razıyım gözlerinin derinliklerinde

Sadece sarıl, sarıl bana

Ve sorma gidişimi

Tütsülerde tutsaklığım

Adanmışım sevdana diyebilseydim

Tutsaydım elini uçsaydım kartal yuvalarına

Bir ben sen ve menekşe kokan dağlar

Gel deseydim gül kokulu yarım

Elini tutmaya kıyamadığım kardelenim

Özgür dağlarımın düşünde 

Sana dünyayı sunsaydım

Sevdan boğsaydı beni

Ben son nefesimi senin kollarında verseydim 

boğulsaydım gözlerinin derinliğinde 

Ölümün adı aşk olurdu sevdam

özgürlük koksaydı sokaklarım

O zaman 

boğulsaydım göz pınarlarında 

Boğulsaydım bir sabah düşünde

Sevdamın dilere düşmesinden korkmam 

Ben sevdamın derinliğinde boğulmaktan korkarım

Ah ulan bir özgürlük koksaydı sokaklarım

Ah ulan bende yaşasaydım çıplak yalın ayak sevdaları

Darmadağınım her şafak

Yitiririm sevdanın melodisini

Birde aşk tılsımını

O an soluksuz kalır düşlerim.

Gel sarıl son nefesimde özgürlük düşüm

Falsız olsun aşkımız

Bir demli çay

Bir de sen yeter bana

Olmadı değimli? Söz bitmiş aşkların sahibi olan biz yetim halkın çocuklarına çayı demlememiş aşklar düşer. Dilimiz lal olmuş benliğimiz tutsak edilmiş rebene Xwede’nin çocukları nasıl aşklarını yaşayacak. Nasıl sevdalısının elinde tutup bahar yağmurunun altında yürüyecek. Nerde ve ne zaman geleceği olan bir kurşunla kana bulanacağını bilen bizler nasıl acımıza ortak edeceğiz ki biz onları gözlerimizden sakınırken.

Yaşlanınca sözlü laflar etmek daha kolay değil mi? Takattan düşmüş alev içinde köze dünmüş ve bir yudum sevgiye muhtaç yaşlılarız biz.  Ne yapacağımızı bilmeyecek halde oradan oraya savrulurken size ne verebiliriz ki? Bakma sen bana, yapamadıklarımı, yaşayamadıklarımla sana öğüt veriyorum. Her su akar ve yolunu bulur evet her sevda fırtınası da kendi ekseninde döner. 

Olsun çocuk düşlerin senin elinde, hiç kimse ona müdahale edemez, ona yasak getiremez ve ona dokunamaz. Onun için sevgilin olmadı diye hayıflansan da kendi kendine hemen bir tane, bazen de kaçamak yaparak birkaç tane yaratmalısın. Düşünde  sevgilini yarattığın an Zindandan koparsın. Ruhun, bedenin ve bir bütün yaşamın o anlık özgürdür. Nereye istersen oraya kurarsın düş sofrasını. 

Bazen senin gibi davetsiz misafirler düşlerimi bölse de, dayanamazsın ilk fırtsatta yeni düşlere yelken açarsın. Sen düşünü yarattığın oranda sana yeni bir güç gelir, yaşama bir başka bağlanırsın. Artık tek başına veya sadece yoldaşlarınla değil sevdanla da devrime koşarsın. Sen nasıl bir düş kurarsın küçük generalim. Bak bu yaşlı adamı dinlemekten bıkmadıysan ben onu da anlatayım. Sonrada beni düşlerimle baş başa bırak ki yarın bende bir taş atabileyim.

İlk gülen kızın gülücükleri gelir gözlerinin içine oturur. Bir bakmışsın ki Karacadağ eteklerinde otların içinde uzanmışsın ve yanında o muhteşem güzelliğin soluğu. O an onun soluğunu bütün vücudunda hissedersin. Özellikle nefesi nefesine karıştığında yaşamın o kadar da kötü olmadığını düşüneceksin.

Bugün dünyanın en güzel sabahıyla uyandım. Sen benim kollarımda, dudakların boğazımda ve solukların göğsümü ısıtıyor. O sabah Kürdistan’da devrim yapılmış ve bütün acılarım son bulmuş. Ruhum bedenim ve düşlerim sonsuza dek özgür olacak ve en güzeli mavi gözlü kız sen, benim kollarımda olacaksın.  Özgürlüğün bedelini ne kadar ağır ödersek ödeyelim o an bunların hiçbir önemi olmayacak, çünkü sen papatyam sen yanımdasın ve gökyüzünü birlikte seyrediyoruz. Sabahın ilk ışıklarını ayni anda benliğimizde hissediyoruz. O an ne ben ne sevgilim, aşkım sevdam yarını düşünmeyecek. Ne dün vardı ve ne de yarın olacak diye düşünmeyeceğiz ve sadece anın tadını çıkaracağız. 

Bizler ödenmesi gereken bütün bedelleri ödemiş kahramanlar olarak en iyi şekilde yaşamayı hak ettik diye düşüneceğim. Sonra el ele en çok sevdiğin hayvan olan keçi yavrularının yanına koşacağız. O yavrularla hoplayıp, kafa kafaya tokuşacağız. Belki zaman kalır gerillalar gibi onlarla birdirbir oynayacağız. Onlarla ayni kanalda su içecek anlarından önce davranıp annelerinin memelerine saldıracağız. Onlar bizim kokumuzun yabancısı olmayacak ve bizi boynuzlarıyla kovmayacak. Civardaki insanlar, güzel yüzlü kadın ve erkekler bize kahkahayla gülecek, çocuklar ise oyunumuza katılacak. O anı o mutluluğu yüreğimizle, o sevinci gözlerimizle etrafımıza dağıtacağız. Kürdistan’ın güzelim dağları güneşle bize selam gönderecek. Rüzgar bize sevdanın şiirlerini fısıldayacak ve biz doya doya göz göze bakıp sohbet edeceğiz

En gözelide çocuk general, mavi gözlümün gözleri gözlerinin içinde kaybolacak. O gözlerle gökyüzünü seyredip, o nefesle soluk alacağım. 

Düşlerin bununla sınırlı kalmaz küçük yoldaşım. Bazen istemesen de yoğun bir işkence sonrasında farklı düşler kurarsın. İçinde kanın, irinin ve vahşetin olduğu düşler. O an elinde değil katiller düşlerini işkencelerle, vahşetle yönlendirmişlerdir. O vahşet abidesi zebanileri bildiğin mağaranın en kuytu köşelerine sokar ve başlarsın sana yapılan işkencenin hesabını sormaya. İğrensen de, sevmesen de bir kurşuna kurban etmek yerine onu kör bıçakla kesersin. İşte o zaman aldığın bilinç, gelenek-görenek ve sosyalizmin inancın devreye girer ve o berbat düşten seni kurtarır. Alırsın ondörtlü tabancayı bir tek mermi sıkarsın düşmanının beynine ve derin bir nefes alırsın. Çünkü bilirsin ki sen onlardan değilsin ve asla onlar gibi olamazsın. İşte senin ve yoldaşlarının farkı burada ortaya çıkar ve derin bir soluk alarak farklı düşlere yönelirsin.

Bazen düşünde baba olursun. O çelimsiz, cılız ufak tefek boyuna bakmadan eli ekmek tutan gürcü gibi çocukları olan bir baba olursun. Karına, yol arkadaşına, çocuklarına öyle güzel bakarsın ki dünyada bir başka örneği yoktur. Yüzünde hep bir gülücük, candan ve fedakar bir babasın. Herkese yardım eden, yaşlılarla yarenlik, gençlere ağabeylik eden eski tüfek, eski savaşçı bir baba olmuşsun. Ve mutlaka her düşünde can yoldaşın, silah arkadaşın, zindan direnişçileri kapını çalar. Bu düşün de en güzel yanı bir duble rakıyla eski günleri anman olur. İşte bütün bu düşler sana güç verir, direnme sebebi  Direnerek yaşamı yeniden yaratma azmi.

O da yetmez yaşamı herkesten fazla seveceksin ve her direnişte bir bayrak gibi hücrenin duvarlarında dalgalanacaksın. Taş toprak, demir parmaklıklar ve beton senden utanacak. Onlar utancıkça sen devleşeceksin. Nasıl olduğunu düşünmeden, yarını sorgulamadan ve gözlerini kırpmadan karşı duracaksın düşmana. Ne kadar korkarsan kork ama mutlaka o korkuyu yenecek ve zafere giden yolda bir soluk olacaksın. Soluğunun cılız olması, takatsiz olman, kemiklerinin un ufak olmasının hiçbir önemi olmayacak.

Şimdi sen o yolda ilerliyorsun. İçindeki öfke bin yılın tarihinde gizli, doğru bin yıldır Kürtler şu veya bu şekilde direndiler ve direnmeye devam ettiler, ediyorlar. Kutsal bir emanet olan kürdün direngenlik sırrı genetik olarak babadan oğula, anadan kıza geçerek günümüze kadar yaşamını sürdürdü. 

Ancak senin gözlerindeki kıvılcım bir başka çocuk. Kutsal bir sevdanın evet, evet kutsal bir sevdanın gözlere yerleşmesi gibi. O kıvılcım bir başka yanıyor gözlerinde küçük generalim. Güneşin ilk kıvılcımı gibi, yeni günü müjdeliyor. O kıvıldım şimdi benin kalbinde atıyor. Çocuğum be küçük generalim tıpkı senin gibi.

HAYDİ GENERALİM TAŞ ATMA SIRASI BENDE. BEN ÖLMEDEN SEN ÖLEMEZSİN ÇOCUK, BUNA DAYANAMAM…

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.