DOLAR
9,6020
EURO
11,2100
ALTIN
553,66
BIST
1.480
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Diyarbakır
Az Bulutlu
26°C
Diyarbakır
26°C
Az Bulutlu
Cumartesi Az Bulutlu
26°C
Pazar Az Bulutlu
27°C
Pazartesi Parçalı Bulutlu
24°C
Salı Az Bulutlu
19°C

DÜŞLER İSTİLASI ( 1 )

07.03.2021
0
A+
A-

MİTHRA ÇİYAYÎ

Bugün aynı düşte tanıştım seninle, Amed sokaklarını avare avare dolaşırken köşe başında göz göze geldik. Yedisinde miydin yetmişinde mi bilemedim, ilk bakışa bir serseri mayın gibi başını bir çıkartıp bir kayboluyordun. Nereden düşüme bir kartopu gibi düştüğünü bilmiyorum. Ben Amed zindanında kendi geçmişimle hasbehal olurken sen birden başını uzattın. Bulunduğun noktada başın bir Delluce’yi andırıyordu. Düşlerimi geçmişimle yoğurup çocukça haykırışlardan kurtulmak ve Amed zindanıyla bir defa daha yüzleşmek için otobüs garından Bağlar semtine yavaş yavaş yürüyordum. Tahliye olduğum ilk gün koşar adım uzaklaştığım ama bir yandan da heyecanımı göstermek istemediğim derinden kaçışın aksine biraz korkulu, biraz heyecanlı ve mistik bir yürüyüşle eskiden hep tarla olan şimdi gecekondu evleriyle süslediği evlerin arasında Amed zindanına doğru yürüyordum. Hayallerim de korkum da çok yoğundu. Hem korkuyor hem yürüyordum ancak her an tutsak çığlıkları duyacağım diye ayaklarım birbirine dolanıyordu.

Zindan, tutsaklık deyince hiçbir cezaevinin, hiçbir işkencenin Amed zindanıyla karşılaştırılamayacağını biliyordum. Bazen insanları dinlerken onlara gülmek ister, onların gördüğü işkenceleri hafife alırdım. Sonra da kendi kendime kızar ve bencil yanıma lanet yağdırırdım. Her insan aynı yaşamı yaşayamaz.  Yaşam döngüsü genellikle birbirine benzese de her öykü özeldir. Her hikâye sadece seni ve çevreni etkiliyor, sonra, evet sonrası herkesin bildiği gibi toplumsal olayların birer parçası olursun.

Her göz ayrı görür ve her kalp ayrı yaşar sevdasını. Yaşam döngüsü içinde ben neyi, nasıl yaşamıştım. Nasıl dayanmıştım onca acıya bilemiyorum, benimle birlikte farklı zaman dilimleri içinde, farklı alanlarda olsa da on binlerce insan da yaşamıştı benzer acıları. Herkesin acısı kendisine diyemediğimizden, diyemediğimden herkesin acısıyla birlikte kendi acımı ne kadar yaşamıştım? Bazen yürek burukluğuna benzeyen, bazen de elektrik şokuna. Yaşamını paspas eden zaman dilimleri içinde ne kadar güçlü olunabilirse sen de o kadar güçlüsün işte ama bunu da deme lüksün yok bazen. Açlık, susuzluk ve işkence izileri seni soluksuz bırakırken sen sadece uyumak istersin. Uyuduğun da eğer kabuslar sarmamışsa düşlerini derin bir uykuya dalarsın. Solukların kesik kesik olsa da bir anlık dalma sana birkaç saat daha dayanma gücü verir. Acıyı, açlığı ve susuzluğu birkaç saniyede olsa unutursun. Bir inleme, bir haykırış seni Diyarbakır zindan kabusuna çektiğinde derin bir keder çekersin. İçini her çekişinde kurumuş boğazın isyana durur. Boğazından gelen koku mideni alt üst etse de sen kusamasın. Kusmak istesen de kusamasın. Bağırsakların kurtların istilasına uğramışken miden sırtına yapışmıştır. Her geğirme sadece sana işkence eder. Kaçış yoktur, ölmek yoktur ve sürekli beynini kemiren sonsuz bir işkenceli yaşam. Sen, işkence, acı ve kabuslar sarmaş dolaş olmuşken sen hayretle yaşadığını, henüz ölmediğini fark ederek şaşar kalırsın.

Sen çocuk; Acılarının beynin kuytu köşesinde gizlemeye çalışırken acı bir kanser gibi beynini esir aldığı anda sen yalnız tek başına ve dört duvar arasında kıvranıyorsan çal düşlerin kapısını. O andan o zaman diliminden sıyrıl. Kur düşleri kartal yuvasına. Kimsenin erişemediği özgür dağlar yurduna. Hiçbir şey bölemesin düşleri. Onlar sana işkence yaparken, sen acıyla haykırırken bile elin her an tetikte olsun. Zulanı hiç boş bırakma, bırakma ki ulaşabilesin kartal yuvalarına.

Benim yaşamım da, hayallerim de sadece bana aitti. Yaşadıklarımın bir kısmını paylaşsam bile çoğu bana özeldir ve her biri usumun bir köşesinde nöbet tutmaktadırlar. Zamanı geldiğinde onlarda uçup bulutlara karışmak için nöbetini tutar ve benim zayıf anımı beklerdi. Hem benimle hem benim karşıtım olan bu çoğu unutulmuş geçmiş yaşamdan karelerde en az benim ülkem kadar özgürlüğe hasrettiler.

Ben her uyuduğumda her biri ayrı bir yerden usumun kapılarını zorlar ve rüyalarımı süslerdi. Kimi süslemeler beni rahatlatır ve dinlendirirken kimisi de kâbus gibi beni sarar sarmalardı. Tıpkı ahtapotun başıma yapışıp kollarını sıkması gibi beynim oksijensiz kalarak adeta beni boğardı.

Ben kendi hastalığımın, psikolojik rahatsızlığımı bildiğimde mümkün oldukça her gün yatmadan önce kendimi terapiye tutar ve güzel şeyler düşünmeye çalışır ve bu şekilde uyurdum. Başardığım günler oldu ancak çoğunlukla Amed zindan zebanileri uykumun en tatlı yerinde beni yakalar ve ben uyanıncaya kadar işkencelerini sürdürürlerdi.

Tam o anda başımı kaldırıp karşıya bakmıştım. İçimdeki heyecan beni boğarken senin başınla karşılaştım. 

Bugün kimseyle uğraşacak halde değilim. Seninle düşümü paylaşmak zorunda olmam bir talihsizlik. Ben bulutlardan kaçıp Diyarbakır’ın cehennem sıcaklığında yanmak istiyorum. Onlarca yoldaşımız o cehennem sıcağında kavrularak yaşama veda ettiği anı yaşamak isterken senin talihsiz başın benim bütün konsantremi bozdu.  Ne o hasbelkader bütün tarihi eser istilasından kurtulmuş bir Kürt mumyası gibi gizemli, bir görünüp bir kayboluyorsun. Anlaşılan sen de bugün benim gibi talihsiz bir gün geçirmek istiyorsun. Bundan pek memnun olmayacağın kesin. Hem benim düşlerim öyle hülyalı bildiğin düşlerden değil.  Hele bugün hiç mi hiç bulutlarla, yıldızlarla işim olmaz. Bugün biraz melankolik takılma günüm. Aslına bakarsan melankolikte biraz fazla abartılı olur.  Bu ne melankolik bir takılma ne de tam düşler âlemi. Yaşanmışlıkları yeniden yaşamak veya anı deryasına dalmak düş olmasa gerek. Bense hep düşlere taktığım için öylesine dilime dolanmış. Ne diyelim seni cami avlusuna bırakılmış bebekler gibi tek başına o sokak başına hapsetmem değil mi? De hadi gel ne çıkarsa bahtına…

Bak dostum ilk bakışta senden korkmadım desem yalan olur. Ne de olsa otuz yılın hasretiyle dolaşıyordum sokakları. Üstüm başım biraz daha cakalıydı sana göre. Uzun yılların biriktirdiği özlemin yanında bilinmeyenin ve anlatılanların artıklarıyla bakıyorum Ülkeme. Sen gelmeyince hep birileri izne gelir ve kendi dünyasında kurduğu ve bir daha asla bulamadığı ülkesinin görmek isteğini, görememenin ezikliğini de katarak anlatır. Sanki anlattığı bir Afrika ülkesidir veya Brezilya ormanlarında kayıp olmuş bir kasabadır. Sen bunu bilmene rağmen o yarı yüzü yitmiş insanın dediklerinden etkilenirsin. Ve yine bilirsin ki insan yarınını ülkede bıraktığı düşlerini, hayallerini ve arkadaşlarını bulamamıştır. Yine bilirsin ki o düşünceye kadar ülkende, kasabanda ve köyünde birçok şey değişmiştir. Bunların hepsini teoride bilmene rağmen bir turistin yabancı bir ülkeye duyduğu merak, heyecan ve içindeki derin korkuyu duyarsın kendi ülkene geldiğin ilk yolculuğunda. İşte bu duygu yoğunluğuna birde Diyarbakır zindanını ekle. 

Ben ilk defa kendi ülkemden kendi ülkemin çocuklarından korkmuş oldum. Korkumun nedenini bilmiyorum. Kocaman kara gözlerin mi, yoksa kir pas içinde yüzen yüzün müydü? Hâlbuki Viranşehir’in tozlu topraklı yollarına ve kendi çocukluk oyunlarıma büyük bir özlem duyuyordum. On binlerce kilometreden uzak yaban ellerde sadece bir gün gidip Viranşehir’imin tozlu topraklı sokaklarında gezip, Xıncık mehlesinin sokaklarında koşturan çocukları izleyecektim. Sen de bilirsin çocukluk demek oyun demek oyunsa bizim için toz toprak ve çamurlu evlerdi. Her şeye rağmen zengin çocuklardan daha çok eğlendiğimize eminim. Bunu sana nasıl anlatırım bilemem; ama o Nané Tiren’in kuru halini, evden kaçırıp sokakta yemenin doyumunu hiçbir zaman bulamadım.  

Hem hepimiz küçükken toz toprak içinde büyümedik mi, neden senin toprakla sıvanmış yüzünden korkayım ki? Acaba çağ atladıkça biz o çağın içindeyken seni karanlık çağların içinde kalmış biraz belirgin ucube bir yaratık olarak düşünmüş olabilir miyim? Demek ki ülkeden uzun süre ayrı kalmak zorunda olmam bilinçaltımda yeni bir Kürt kimliği tanımlaması mı yaptı? İnsan beyni nelere kadirdir bir bilebilsen bu söylediklerimi deli saçması olarak algılamazdın. Yurt dışında olmak insana neler kazandırıyor bir bilsen. Kayıpların ise hiç sözünü etmeyelim. Çoğu kimsede geriye bir şey kalmıyor. Kalanlarda ise bölünmüş bir yürek. 

Her ne hikmetse bir evinin olmadığını hemen anladım. Nerden anladım neden öyle bir kanıya vardım bilmiyorum. İşin aslı ilk defa ben de bu kadar avare olduğumun farkına vardım. Şimdi iki avare bir ileri bir geri Amed’in bu sıcağında sokakları dolaşacağız. Ben kafanı uzattığın köşe başına varıncaya kadar sen ortalıktan toz olmasan. Ortalıktan toz olmak. Sanki yaramaz çocukların ilk ilkesiymiş gibi geliyor bana.

Senin gibi çocukken tutulduğumuz devrim ve Kürdistan sevdası bize avare olma fırsatı vermemişti. Bizim her anımız dolu doluydu. Belki birkaç yıl içinde yaptığımız bütün işleri toplarsak birkaç günlük oyun heyecanımızı karşılamaz. Ama biz çok büyümüştük ve çok şey yaptığımıza inanıyorduk. Neyi ne kadar becerdik bilemem ama o günlerin özlemi ve güzelliği ancak ve ancak çocukken en sevdiğimiz oyunu oynarken duyduğumuz heyecanı ve mutluluğu ile eşdeğer olduğunu sana söyleyebilirim. Her nedense bizi yaşama bağlayan, biraz da insan içinde onure eden o oyunlardı. 

Belki devrimci ağabeylerimiz gibi değildik ama onlardan çok daha mutlu olduğumuz kesindi. Bunları neden düşlerimin arasına sıkıştırdım, duymayacağını bile bile sana anlatıyorum. Buna avuç dolusu gülüp yaşlılıktandır diyebilirsin ama şu an kendimi senin yaşlarında ve senin kadar yaramaz hissediyorum. Amed zindanına sürükleyen dermansız adımlarının yerini daha canlı ve daha heyecanlı adımlar aldı diyebilirim. 

Anlaşılan seninle daha uzun bir süre birlikte olacağız ve sen benim çocukluğumun sembolü olacaksın. Belki de yıllardır içimde gizlediğim Viranşehir’in Devrimci çocuklarını çıkarıp oyun oynayacaksın. Ben eski oyunlarımda gezinirken sen de bize Amed’in çocuklarını anlatırsın. Artık hiç şansın yok. 

Ben seni düşüme almadım küçük generalim. Sen benim düşümün misafiri oldun.  Sana küçük generalim dedim ama sen hangi ismi seversin. Küçük general Haval veya Haval general yoksa Küçük generalim.. Hangi ismi beğenirsin bilmem ana düşümün kapısını çalan Ape Musa’nın deyimiyle sana Küçük General desem daha doğru olacak. Ne de olsa sen eski çocukluk hayalimdeki biraz da bize benzeyen küçük devrimci çocukları çağrıştırdın. Sokak başlarını tutan, polis veya asker gördüğünde koşarak devrimci ağabeylerine haber veren çocuklar. Sen bu unvanı aldıktan sonra düşlerimde de olsa senin balici veya başka bir madde bağımlısı çıkman da bu gerçeği değiştirmez. Ape Musa’nın anısı hürmetine olsa bile senin yolun yine bizim çocukluk düşüyle karşılaşacak ve tarihin sana yüklediği sorumluluğu değil ama bizim düşlerimizin sana yüklediği sorumluluktan kaçamayacaksın.

Şimdi uzaktan da olsa göz göze gelebildik. Uzun kara kirpiklerinin içindeki ela gözlerin karanlıkta kalmış keskin bir kıvılcım gibi bir yanıp bir sönüyor. Sanırım her kirpiklerini kapattıktan sonra bizi bir anlık kıvılcımdan mahrum bırakıyorsun. Ama yinede o gözlerindeki kıvılcım bize Amed’in surlarında gümülü hayatların muştusunu veriyor. 

Sendeki gizem beni gittikte umutlandırıyor. Hep güzel başlayıp kabusla biten Diyarbakır 5. Nolu cezaevinin 35. koğuşun (HÜCRENİN) düşünü hatırlatıyor. Orda da düşlerimiz hep bir gardiyanın küfürü veya bir tutsağın işkencedeki çığlığıyla kâbusa dönüşürdü.  İşte bizim gibi erken mapusa düşen her çocukta senin yüzündeki gizem vardı. Gözlerimizdeki kıvılcımda tıpkı seninki gibiydi. Bir görünüp kaybolurdu. Yine de bütün bu masumiyetimize rağmen, bütün umutsuzluğumuza rağmen, her ne hikmetse düşman bizden korkardı. Bizi bir kaşık suda boğabileceklerden bizden korkmalarına bir anlam veremezdik. Kaç defa şahit olmuşuz o korkuya. Hele kahraman ağabeylerimizin ölüm orucuna başlamaları ve mahkemedeki sloganları onları perişan etmişti. Bizim içinse bir umut ışığı olmuşlardı. Küle dönüşmüş yüzümüz ve hayallerimiz baharın ilk çiçeği gibi açılmıştı. Biraz nazlı ve de (ji) kırılgan.

Yine de senin halin bir başka. Sendeki umut nice poyrazlara direnerek boy vermiş. Sen bayağı bizden iyisin, senin umutların dışarıda ve senin tatlı utangaç gülümsemenden belli ki, sen kendine daha çok güveniyorsun. Ve umarım arkanı arkadaşlarına vermişsin. Bizim gibi duvarlara değil. Bizim arkamız önümüz sağımız solumuz, hatta içerimiz ve dışarımız duvardı. En sağlamı direnen ve düşünü hiçbir dönem teslim etmeyen umut kaynağımız Kekolarımız ve otuz derece soğukta da, sıcakta da hergün paramparça ettiğimiz cezaevi duvarlarıydı. Dilsiz sağır ve kör duvarlar.

Şimdi sana biraz daha yaklaştım. Aramızdaki düşsel ilişki biraz daha gerçekliği selamlıyor. Artık bulutların arasında sıyrılmaya çalışan bir ay parçasından çok yeni doğmakta olan ve insanın ufkunu açan güneş gibi. Belki inanmasın ama bazı insanların yüreği sabah güneşi sıcaklığındadır. Hani sabahları toprağa çiğ düşer ve hava biraz serin olur. O an doğan güneşin tatlı sıcaklığını bütün vücudunda hissedersin. İşte çocukların yüreğindeki o sıcaklığı hep o yeni doğan ve yeni günün müjdesini veren güneşle karşılaştırırım. Onun için çocukken Viranşehir’de Yezidi köylerine gittiğimizde Yezidi Kürtlerin yüreklerindeki sıcaklığı onların sabah güneşe karşı yaptığı ibadete bağlardım. Kürtlerin bunca yıl bu denli direngenliğini de güneşe bağlardım. Şimdi senin o bakışlarında da Yezidi Kürdün bakışlarındaki masum samimiyeti gördüm.

Henüz sana yaklaşmamıştım ve arkanda sakladığın torbayı fark etmemiştim. Yalnızca dişlerinin siyahlığı dikkatimi çekmişti. Ben sokağa ağırdan yaklaşırken sende gövdenin yarısını çıkarmıştın. Aramızda ciddi bir mesafe vardı ve sokakta bomboştu.

Kimi bekliyordun? Arkadaşların var mıydı? İnm iydin, cin mi yoksa meleklerden bir parça mıydın bilmiyordum. Yinede uzaktan uzağa seni kendime yakın hissetmiştim. Bizim gibi Şoreşger çocuklardan mıydın yoksa bali çeken bir yurtseverin çocuğu muydun bilmiyordum. Ama bir polis veya asker; oda olmasa satılmış bir Kürt çocuğu olmadığını ilk gördüğümde hissettim. Sen ne olursan ol da yine bizden biriydin ve bizim duygusal yönümüzü yüzünde resimlemiştin. O resim babanın mı yoksa ananın mı gizeminden geliyor bilemem ama o resimdeki hüzün ve gizemin Kürdistan tarihinin gizemli katliamlarından süzülüp geldiğini yüreğimin en derin köşesinde bile hissettim..

Arkada sakladığın torbanda ne var diye merak ettiğimde ilk aklıma gelen taş oldu. O an ne hikmetse Cudi’nin beyaz taşları mı yoksa Karacadağ’ın siyah taşları mı olduğunu merak ettim. Henüz o merakım gitmedi. Sen kendi ülkende sürgün edilmiş, kendi ülkende muhacir olan biri olarak bu sisteme karşı bir duruşun olduğunu sezinledim; ama nasıl bir duruş sergilediğini de merak ettim. Bu merakım beni hızlandıracağına adımlarım daha da yavaşladı. Sebebi de elindeki ve sürekli arkanda sakladığın siyah torbaydı. Allah vere de hep seni gördüğümde torbayı sıkı sıkı tutmuştun. 

O an yüzün kaşınsa, sivrisinek yüzünü ısırsa ve sen elini torbayla birlikte yüzüne götürsen bütün hayallerim yıkılmış olacaktı. Senin sokak çocuğun olduğu aklımı alacak düşlerimi dağıtacaktı. Aslında sokak çocuğu da değil ‘devlet tarafından evsiz bırakılmış yetimlerimiz’ desem daha doğru olacak. Veya ‘sistemin katlettiği çocuklarımız’ desem. Her ikisi de senin sokakta kalan ve başını sokacak bir evi olmayan sokak çocuğu deyiminden kotaramayacak, ancak vicdanımı rahatlatacak. İşte sana itiraf edeyim ki bu da benim yeniden depreşen yaşı bunak beyin halim.

Küçük generalim, senin şimdiki durumun benim düşlerimi bozamayacak. Sen ne olursan ol ben yine de düşlerimde seni başlarda koyduğum düş gemimin kaptan köşküne koyacağım. Belki balici veya biraz daha ileri gideyim hırsız olman bu düş gerçekliğimi değiştirmeyecek. Hem de bunu yaparken senin gözlerinin içine bakacağım, arkadaşların varsa onların da gözlerinin içine bakacağım ve ne olursa olsun sizinle bu kutsal Newroz’u kutlayacağım. Şimdi düş penceresini birlikte açalım ve dünü anarak geleceğe yolculuk edelim. Bu ikisini de başaramasak da bugünü yaşayalım..

Yanına yaklaşmama az kaldı. Ben sana iki yüz, iki yüz elli metre kadar yaklaştım. Sen muzipliğine devam ediyorsun. Gel de bir görelim havasındasın. Buğday tenin ara ara güneşin keskin ışıklarıyla parlamasa boynuna bağladığın poşuyu fark etmeyecektim. Eskiden bizde zaman zaman puşi takardık. Biraz da entel bir öğrenci kimliği kazanmak için. Nasıl ki şalvar giymesini hiç sevmesem de ara sıra şalvar giyerdim. Bu ikisi ve MEKAP ayakkabılar halk deyimiyle bizi tam ‘talebe’ yapardı. Bizim sembolümüz olan Mekap ayakkabılar daha sonra Türkiye’de yasaklandı. Mekap ayakkabılar aklını karıştırmasın, onlar da bildiğimiz spor ayakkabılar, hem ucuz hem sağlam olduğu için seçildiğini düşünüyorum. Yine de o dönemin en önemli sembolü nedir deseler hiç düşünmeden Mekap ayakkabılar derim. Biz Apocuların, ki biz Apocuyuz demezdik kendimize Kürdistan Devrimcileri diyorduk. Talebenin bir diğer adı olan Kürdistan Devrimcileri’ni daha çok seviyorduk. Biz talebeler seksen öncesinin devlete baş kaldırmış isyancılarıydık. Halk hem bizi seviyor hem de kaale almıyordu. Hilvan, Siverek mücadelesi olmazsa, halkın önünde polislerle çatışmazsak hiç kimse kaale almayacaktı. Ne güzel ki halk inanmasa da bizi sahipleniyordu. Az çok kendi çocukları gibi görüyor, biraz da çocukça gençlik hevesi olarak bakıyorlardı. Yine de çözemedikleri birçok sorunu bize getirebiliyorlardı. O sorunların birçoğunu devletten daha iyi çözdüğümüzü de söyleyebilirim. Gerçi halk mı dönek biz mi çok erken büyümüştük bilmem ama 12 Eylül’ün ilk düdüğüyle halk bize sırtını döndü. Öyle aylarca baskı yapılsa anlayacağım ama 12 Eylülün ilk günlerinden itibaren sudan çıkmış balık gibi can çekişmeye başlamıştık. Sabahtan akşama kadar Viranşehir sokaklarını arşınlıyorduk. Halk dönmüştü ve isyanın çocukları aç ve açıkta kalmıştı. Her şeye rağmen biz sizden şanslı mıydık bilemem ama şunu iyi biliyorum ki, siz koskoca kırk milyonluk bir halkın umudu olmuşsunuz. Sizin omzunuzdaki yük bizimkiyle kıyaslanmayacak kadar ağır.

Neyse ki aramızda çok fazla mesafe kalmadı. Son ana kadar da yolumu değiştirmeyi düşünmedim. Senden korkmadım da, yinede ayaklarımın ağırlaşmasına bir anlam veremedim. O an aklımdan birçok şey geçmedi değil. Onları dürüstçe seninle de paylaşayım. O an kendimden korktum. Kendi gerçekliğimden, kendi sorumluluklarımdan ve gerçek yaşamla ütopyanın, yani o dünya tatlısı ütopyamın, yaşama düşümü yitirmekten korktum. 

Yıllarca senin gibi çocuklara iyi bir gelecek sunmak için onlarca yoldaşımla mücadele verdik. Uğruna can yaktık, canımız yandı ve hepimiz hak etmediğimiz bedeller ödedik. Ve şu anda otuz yılın ardından senin gibi çocukların o döneme göre çok artığını ve bu artışın artı değeri olarak sen kapkara gözlerinle başını uzatmış bana bakıyorsun. Seni görürken kendi çocuklarımın gerçekliği bütün çıplaklığıyla önüme çıktı. Ve sen yerden bitme sevimli çocuk, beni, benim bilinçaltımın en derin kuyusuna sarkıttığım gerçekliğim olarak beni süzüyorsun.

Kalbim, başı koparılmış bir kuş yüreği gibi atıyor, sessiz ve umutsuz. Oysa ben hiç umutsuz yaşamadım. Bir gün mutlaka bu topraklarda çocukların özgürce koşacağına inandım. Sinemaya giden, tiyatro seyreden, okul skeçlerinde oynayan ve güle-oynaya eve koşan çocuklarımın hayalini kurdum.  Seni öyle görünce bir anlık olsun yüreğim karardı ve umutsuzluk yüreğimi sarıp sarmaladı. Ama her ne olduysa geçmişin hayali gözümde canlanıyor. Daha doğrusunu söylemek gerekirse Ape Musa’nın gördüğü benim ise düşünü kurduğum. Amed’in her sokağında her köşe başlarında birkaç çocuğun koşturduğu ve ellerindeki gazeteleri havaya kaldırıp, bağırarak ‘Yazıyor yazıyor, Batman’daki ‘faili meçhul’ cinayeti yazıyor’. O çocukların slogan atar gibi Gündem gazetesini satmaları, bir sinema perdesi gibi gözümün önüne geldi. Ve o an onların peşinden koşan polisler. Yakaladıkları çocukların gazetelerini aldıkları gibi tekme tokat çocukları dövmeleri; umutla umutsuzluğun ayni anda ayni karede ne kadar görebilirsen ben de o kadarını şu anda gördüm. O çocukların bağırmaları, dayak yemeleri, ertesi gün yeniden gazete satışına çıkmaları karanlıklarımızı nasıl param parça ediyorsa; senin de bizim uzak diyarlardaki sefil karanlık bulutlarımızı paramparça etmeni istiyorum. Neden öyle bir beklentiye girdiğimi bilmiyorum. Neden kısa sürede de olsa umutsuzluğun gölgelerini üstümde taşıyorum onu da bilmiyorum. 

Senin de anlayacağın gibi Ape Musa’nın küçük generalleri ve onların çığlıkları bu umutsuzluk anını kısa sürede dağıttı. Şimdi sana biraz daha sevecen ve masum bakabiliyorum. Biliyorsun her türlü kuşku bütün masumiyeti öldürür. Ape Musa yine imdadıma yetişti. Her ne kadar benimle senin gerçekliğini değiştiremez; ama bizim birbirimizden uzaklaşmamızı engeller.

Sana itiraf etmek istediğim başka bir şey daha var, belki bir gün sen de çocuklarına veya küçük kardeşlerine anlatırsın. Şimdi herşey bizim dönemimizden daha iyi. Biz çoğaldık onlar mı azaldı, yoksa biz daha mı çok bilinçlendik bilmiyorum. Eskiden mahalle sorunlarıyla zor baş ederdik şimdi büyük şehir belediyelerini yönetiyoruz. Bizim dönemimizde çok azdık, şimdi bakıyorum da milyonlarız. Dönem mi değişti, biz mi onu da sana bırakayım diyeceğim ama daha okula gidip gitmediğini bilmiyorum.

Şimdi aramızda seksen, yüz metre var, ayaklarım biraz daha canlandı gibi. Sen de şimdi sokaktan çıktın. Çelimsiz ve kısa boylu olduğunu, açlıktan betin benzinin solduğunu düşünerek biraz daha sana yaklaşma ve ilk başta seni bir lokantaya götürme düşüncesi doğuyor. Sanki seni doyursam bütün Kürdistanlı sokak çocuklarını doyuracakmışım gibi. Bekli de kendi vicdanımı rahatlatmak için ilk aklıma gelen senin açlığın oluyor. Yoksa sen köşeden tümüyle çıktığında ayaklarında ayakkabı olmadığını fark ediyorum. 

Ayakkabı deyince her nedense devrimciler ve gazetecileri düşünürüm. İkisinin de ayakkabıları delik olur. Bir de gerillalar var biliyorsun senin şu andaki ağabeylerin. Gelecekte belki umutlarını süsler, düşlerinin katıksız kahramanı olurlar. Onların da ayakkabıları hep paramparça olur. Kışın ayakları donar, yazları ise taşlarda, kayaların sivri uçlarında parçalanırlar. Onlar daha şehadete ulaşmadan kanlarını bu ülkenin topraklarına sunarlar.

Benim düşlerimi süsleyen devrimciler de açtılar ama açlık onları etkilemezdi, çünkü onların düşleri midelerinden büyüktü. 

Bütün kimliksiz özlemleri yüreklerin toplamışlardı, Umutları taze gül gibi kokardı, düşleri ise dünyayı değiştirmek için bütün okyanusları kucaklardı.

Benimle senin düşlerin ne kadar çakışır bilmem. İçimde sana karşı sevgi biraz daha büyüdü. Merhamet değil sevgi! Umarım sana yaklaştıkça bu merhamete dönüşmez. Merhamete dönüşürse tutsak ülkemden yine tutsak olarak ayrılacağım. Sevgi gelişirse o tutsaklıktan bir nefes alacağım ve gittiğim o uzak ülkede bu umut ve düş yüklü nefesi salacağım. Orada benim umutlarımı, düşlerimi paylaşan çocuklarım var. Onlara Ape Musa’nın küçük generallerinin büyüdüğünü ve birer özgürlük savaşçısı olduklarını anlatacağım. Bir de senin düşlerini ve ağabeylerine olan güvenini götüreceğim. 

Arkanda bir torba var ve o bana metropolde karşılaştığım balici çocukları hatırlatıyor. Dişlerinin siyahlığı da bunu kanıtlar gibi. Yine de arkandaki torbada başka bir şeyler olsun isterim. 

Az önce sizin bir alt mahallenizdeydim. Orada bir grup çocuk gördüm. Hepsinin ellerinde taşlar vardı. Yediden yetmişe hepsi çocuktular.  İşte bu çocuklar panzerlere karşı, mermilere karşı öfkeyle polise saldırıyor, onları taşlıyordu. O çocukların ağabeylerinin elinde molotof vardı. Hepsi şendi ve hepsi ne yaptıklarını biliyorlardı. Ama en çok da küçük kız çocuklarının taş atmasına hayran oldum. Kimisi o kadar küçüktü ki taşları birkaç metreyi geçmiyordu. Pati pati koşuyorlar bazen korkarak panzerlere bakıyorlar ama yine de taşlarını atıp ‘Ha’ diyorlardı. İşte onlar bana karıncaları hatırlattı. Hani Urfa’da Hz. İbrahim ateşe atılırken su taşıyan karıncaları. O karıncaların ateşi söndürmesi mümkün müydü? Mümkün değildi ama inatla ateşe su taşıdılar. İşte onlar o zaman Kürd’ün umudunu taşıyorlardı. O tarihten sonra Kürtler umutlarını yürekleriyle birlikte taşıdılar. 

Kara gözlü çocuk umarım sen de o taş atan küçük generallerdensin. Yoksa biraz daha umutla karamsarlık arasında gidip geleceğim. Yoksa ilk köşede saklanmanın sebebi beni sivil polis zannetmenden miydi? Korku ve tedirginlik senin gözlerinde yoktu. Daha çok masum ve meraklı bir bakıştı. O zaman beni polis zannetmedin ama yine de emin olmak istedin…

Aramızdaki mesafe gittikçe kısalıyor. Şimdi güneşin parlattığı sarı yanığı saçlarını ve sol tarafta taş yarası olduğu belli olan başındaki küçük yarığı da görüyorum. Sırma saçların ne kadar kir pas içinde olsa da parlaklığını koruyor. Belki kendine bakmayı seviyorsun çocuk. Temiz olmayı kimden öğrendin? Yamalı pantolon giyen babandan mı, yoksa her sabah seni öpüp koklayan anne yüreğinden mi? Bilmiyorum ama sen tertemizsin çocuk. Yüreğindeki ışık yüzüne, yüzünden sırma saçalarına vuruyor. Belli ki çok fakir bir aileden geliyorsun yoksa annen mutlaka o sırma saçlarına bir altın takardı. Gel seni biraz büyümüş kabul edelim. Annen sana Kürdi masallar anlatırken kulağını delmiş. Sen ki her akşam Kürt masallarını dinledin o kulağınla. Sen uykuya inatla uykuya direnirken gözlerin kapandığında bile baban sana masal anlatmaya devam ediyordu. Bir kulağında delik ama küpe yok çocuk. Halbuki o sırma saçlara ne yakışırdı! 

Annen günde kaç defa elmas gözlerine bakıp sırma saçlarını kokluyor. Narin vücudunu günde kaç defa sana kurban ediyor çocuk?

Evet çocuk, başın yarılmış, yüzün gözün kan içinde ve sen elimde bir taşla devrime koşuyorsun. Sen devrime koşarken yüzlerce arkadaşın şu anda okullarında öğretmenlerini dinliyor. Ya sen büyük ağabeylerin gibi devrime aşık olmuşsun. Onu da anladım ve her senin yüzüne baktıkça kendi geçmişime yolculuğa çıkıyorum. Sen de yanımda yürü ve düşlerimin şahidi ola. Eğer ağzını açma zahmetine katlanırsan sende bana düşlerini anlat. Senin düşleri geleceğin düşleridir. Benim düşlerimse geçmişle harmanlanmış. Bak ben bir cebimde güzel düşler besliyorsan, diğer cebimde de kabusları. Otuz yıldır o kabuslardan kurtulamadım. Ama senin düşlerine ortak olursam cebimdeki kabuslara yer kalmaz. Cehennem kabuslarımı harcarsam yaşadığım kabusları size anlatamam. Ülkem özgür olmadığı sürece de sömürgeciler her an yeni kabuslarla tertemiz çocuklarımın beynini kirletir. Ben kabuslarımı anlatacağım sizler ders alacak ve yarının çocuklarına özgür düşler sunacaksınız… 

DEVAM EDECEK

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.