DOLAR
17,2768
EURO
17,6926
ALTIN
967,23
BIST
2.414,06
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Diyarbakır
Az Bulutlu
38°C
Diyarbakır
38°C
Az Bulutlu
Cuma Açık
39°C
Cumartesi Açık
39°C
Pazar Açık
38°C
Pazartesi Açık
41°C

Berlin’den Belarus’a Zelal ile Delal’in Feryadı-Kadir Satık

Berlin’den Belarus’a Zelal ile Delal’in Feryadı-Kadir Satık
07.12.2021
0
A+
A-

Baboooo baboooo babooooooo

Belarus sınırından içeriye alınmadım ve dönüyorum. Polonya polisi, neden döndüğümü sorarken, henüz yaşları 22’yi bulmamış biri bayan biri erkek ne konuştuğumu anlamaya çalışıyor, bir diğer üçüncü şahıs ise onlara tercümanlık yapıyordu.

Prösedürler bitti ve henüz bir kaç metre ilerlemiştik ki el işareti yaptılar, durdum. Üçüncü şahıs bana Kürtçe; ”Beni az ileride bırakabilir misin?” dedi. Araba çok doluydu. Gerçi bir çoğunu ulaştırmıştım. Arkama baktım ve ”yer yok” dedim. ”Sıkışırız” diye cevapladı. ”Peki buyur” dedim.

Bir iki dakika hiç konuşmadılar. Ardından adı Fırat olan Kürd arkadaş konuşmaya başladı. Yaklaşık beş saattir beni bekliyorlarmış. Yanındaki arkadaşların da alternatif bir grup olduğunu söyledi. Mülteciler için getirdiğim yardımları çocuklara ulaştırmak için bana yardımcı olabileceklerini söylediler. Buna gerçekten çok sevinmiştim.

Hemen yanımda oturan bayan; ”Sorun bu değil, başka sorunlarımız var. Şu an ikisi ormanda olmak üzere yaşlı teyzesiyle birlikte toplam 6 kişinin Polonya’dan çıkarılması gerek” dedi.

”Kadın ve çocuklar olursa elimden geleni yaparım.” dedim. Ormandaki iki kişinin genç, teyzesiyle beraber olanların üçünün çocuk, birinin ise bayan olduğunu söyledi. Daha önceden gelenlerden aldığım bilgiye dayanarak; ormandakileri alıp en yakın kasabaya götürebileceğimi, oradan da bir Uber Taksi ayarlayıp onları Varşova’ya gönderebileceğimi söyledim. Daha sonra ise gidip teyzen ve beraberindekileri görelim dedim. Anlaştık. Hemen ilk benzinciden biraz yiyecek ve iki kahve aldım. Bir kaç kilometre sonra patika bir yola saptık ve iki yüz metre sonra durduk. Bayan iki üç defa kornaya bastı. İleri taraftan iki kişi bize doğru geldi. İkisi de battaniyelere sarılarak bize doğru geldiler. Yanımdakilere, ”Bayan kalsın, siz yola çıkıp başka bir arabaya binin, biz Ela ile en yakın kasabaya gideceğiz. Ela’nın teyzesinde görüşürüz.” dedim. Gençlerin kahvelerini verdim. Getirdiğim yiyecekleri yemelerini söyledim. ”Battaniyeleri açık bir alana bırakın, başkalarına lazım olur” dedim. Yola çıktık. Yolumuz yetmiş kilometreydi.

Yolda kendilerine ne yapacaklarını anlattım. Önce Varşova sonra Almanya’ya geçersiniz dedim. Uzun uzun konuştuk. Artık rahatlamşlardı. Ancak kaloriferi sonuna kadar yakmama rağmen bir türlü ısınamıyorlar, tir tir titriyorlardı. Bu böyle olmaz dedim. Yine bir patika yola girdim. Ben ve Ela arabadan indik. Birini kendi yerime diğerini de Ela’nın yerine aldık. Klimayı sonuna kadar açtım. Yaklaşık yirmi dakika bekledik.

Her ikisiyle de Kürtçe konuşuyorduk. Ela biraz Almanca biliyordu. Ama gençlerle İngilizce konuşuyordu. Artık ısınmışlardı. Yarım saat sonra kasabaya geldik. Ela bir Uber Taksi çağırdı. Varşova’ya kadar gidecekler, sonrasında ise başlarının çaresine bakacaklardı. Taksi geldi, Ela taksici ile anlaştı ve henüz yola çıkıyorlardı ki ”durun” dedim. Ela’ya bunları Berlin’e kadar kaça götürür diye sormasını söyledim. Ela önce şaşırdı. Adama sordu. Adam da fiyatını söyledi. Öyle yada böyle bu adam bunların kaçak mülteci olduklarını tahmin etmiştir diye düşünerek istediği paranın iki katını vereceğimi, ancak sorunsuz bir şekilde bu arkadaşları Berlin’e kadar götürmesini istedim. Adam bunu kabul etmedi. Ancak onları sorunsuz bir şekilde götüreceğini söyledi. Yine de yolda yemek için zorla da olsa kendisine biraz daha fazla para vererek teşekkür ettim. Gençlerle sarıldık. Ela gözyaşlarını tutamadı. Hep beraber duygusal bir an yaşadık . Onlar yola çıktılar, biz de Ela’nın teyzesine gitmek üzere yola çıktık.

*

Zelal ile karşılaşma

Küçük bir kasaba. Eski püskü ama küçük ve şirin bir evin önünde durduk. Ela kapıyı çaldı, orta yaşlı bir bayan kapıyı açtı. Ela onunla Lehçe (Polonca) konuştu. Bayan el işaretiyle içeri buyurun dedi. Eve girdik. Bayan bir odanın kapısını açtı. Bir şeyler söyledi. Ve geri yanımıza geldi. Benim gözüm kapıda. Bir iki dakika geçti kimsecikler henüz yok. Ela gitti bir şeyler söyledi ve yanımıza geldi. Bir kaç saniye sonra bir kız çocuğu kafasının yarısını dışarı çıkardı. Aman tanrım, bu kadar mahsun bir bakış, bu kadar güzel bir çocuk. Dondum kaldım. Bakıştık, bakıştık , bakıştık.. Yavaşça yaklaştım ve yanına vardığımda önünde dizlerimin üzerine çöktüm. ”Rojbaş Zelal-Günaydın Zelal” dedim. ”Navê min ne Zelal e-Adım Zelal değil” dedi. ”Biliyorum” dedim. Odaya baktım karanlık ve havasızdı. Ela’nın teyzesi komşuları fark etmesin diye perdeyi hep kapalı tutmuş, alışverişlerini de her zamanki yerlerden değil daha uzaklara gidip oralardan yapmış. Komşuları evinde kimsenin kaldığını bilmesinler diye. 14 gün ormanda kalan bu aile 13 gündür bu iyi yürekli teyzenin evinde kalmışlardı. Bu 13 gün boyunca sadece tuvalet için çıkmışlar. Zelal karşımda ve birbirimize bakıyoruz. Birden ”Ez dikarim te himbêz bikim?-Sana sarılabilir miyim?” diye sordum. Zelal bana baktı, baktı, baktı ve “Tu yê me bibî Almanyayê-Bizi Almanya’ya götürecek misin?” diye sordu. ”Evet, seni Almanya’ya götüreceğim” dedim. Bunun üzerine; ”Hayır beni, ablamı, abimi ve annemi de.” O an üç kişi daha olduğunu hatırladım. İçeri girip başımı eğerek; “Rojbaş xwîşka min- İyi günler kardeşim“ dedim.

Zelal cevabımı bekliyordu. Tekrar ”Ez dikarim te himbêz bikim?-Sana sarılabilir miyim?” diye sordum. Yavaşça öne doğru çıkıp kollarını açarak boynuma sarıldı. Bir dakika öylece kaldık. Zelal henüz dört yaşında. Ama yaşadıkları onu kocaman yapmıştı.

Ablasına döndüm ve ”Were Delal-Gel Delal” dedim. Zelal, hemen müdahale etti ve ”Navê wê ne Delal e – Onun ismi Delal değil” dedi. ”Tamam” dedim, “Ka rûne li hemberî min-Otur bakayım karşıma.” Bak dedim Zelal, ”Ji niha heta ku em çûn Almanyayê; bila navê te Zelal, yê xwîşka te Delal, yê birayê te Dîyar û yê dîya te jî Meryem be. Ê min jî bila Bênav be. Me li hev kir? – Buradan Almanya’ya kadar senin adın Zelal, ablanın ki Delal, abinin ki Diyar ve annenin ki de Meryem olsun. Benim ki de Bênav olsun. Tamam mı?“ dedim. “Tamam” dedi. Tekrar sordu. ”Tu yê me bibî amo?-Bizi götürecek misin amca?“ dedi. “Evet” dedim. Birden tekrar boynuma sarıldı. Zaten havasız odada nefes alamayacak duruma geliyorum. Baktım bırakmıyor, kucaklayarak ayağı kalkıp daha havadar olan salona geçtim. Ben bir kanepede Zelal ise dizlerimde oturuyordu. Teyzeye yaptığı fedakarlık için yüzlerce kez ellerimi kavuşturarak teşekkür ettim. O da insanların birbirlerine yardım etmesi gerektiğini söyledi. Zelal’e ”Niha ez û Ela em dê herin û piştî saetek din werin û we bibin-Şimdi ben ve Ela gidip bir saat sonra geleceğiz, sonra da sizi alıp gideceğim” dedim. Zelal birden ayağı kalktı ve ”Na tu yê herî û venegerî – Hayır gidip gelmeyeceksin” dedi. “Çima wisa difikirî-Neden böyle düşünüyorsun? dedim. “Nizanim-bilmiyorum“ dedi. Ben de ”Heger wisa be tu jî bi me re were – O zaman sen de bizimle gel” dedim. Dönüp annesine baktı. Annesi, “Qîza min wê amê te bê – Kızım amcan gelecek” dedi. Zelal gözlerime baktı ve ”Ez dixwazim bi te re bêm – Seninle gelmek istiyorum” dedi.

Hep beraber kalktık, Ela’ya nereden saç boyası ve elbise alabileceğimizi sordum. Gençleri bıraktığımız yerden alınabileceği söylendi. Hemen yola çıktık. Zelal dışarı çıkarken sorun yaşadı. Korktu. Etrafına baktı. Bir kaç dakika arabanın kapısı açık bir şekilde onu bekledik. Bunun üzerine, gidip kucağıma alıp arabaya getirdim. Bir saat sonra evdeydik. Ela’nın teyzesi onlara duş yaptırdı. Ardından Zelal ve Delal’in saçlarını boyadı. İki saat sonra yolculuğa hazırdık. Zelal 4 buçuk yaşında. Delal 8, Diyar ise 14 yaşındaydı. Delal’i ön koltuğa oturttum. Boyalı saçlarıyla tam bir Avrupalı gibi görünüyordu. Kontrolleri ancak böyle atlatabilirdim. Buraya gelirken iki yada üç yerde kontroller yapıldığını görmüş, durup izlemiştim. Genelde minübüsleri ve kamyonetleri durduruyorlardı. Diğer arabaların sadece içindeki insanlara bakıyorlardı. Ancak bazen de durdurup, araba bagajlarına kadar bakıyorlardı. Arabadakilere durumu anlattım. Ela ve teyzesiyle vedalaşılırken duygusal anlar yaşandı. Gözyaşlarına boğuldular. Ela ve teyzesine, ”Kürdler, bu cesaret ve iyiliğinizi unutmayacak” dedim. Ela bana döndü “Ben ve teyzem bu insanları ağırlamaktan onur duyduk ve şimdi gerçek ailesine teslim ettiğimizi düşünüyoruz” dedi.

Artık yoldaydık. Bir ara Zelal, “Amo heger me bigirin wê me bibin wî cihê sar, tu yê me li wir tenê nehêlî ne wisa? – Eğer yakalanırsak bizi tekrar o soğuk yere götürecekler, sen bizi bırakmayacaksın değil mi?” Dedi. Ona ”bırakmayacağım” diyemedim. Ancak “Dibe ku we bibin wê derê, lê ez ê we qet tenê nehêlim, we bibin ku derê, ez ê li pey we bêm wê derê. Ez soz didim te – Sizi alabilir ve oraya geri götürebilirler, ama ben hep peşinizden geleceğim. Nereye götürürlerse oraya geleceğim. Sana söz veriyorum” dedim. Bu söz çok ağır ve tutulması zor bir sözdü. Ama bir kez vermiştim. Onların rahatlaması gerekiyordu. Ben de verdiğim sözde duracağıma kendi kendime yemin ettim.

Delal çok az konuşuyordu. Annesine ”Delal neden hep suskun?” dedim. Anlattığına göre, Delal, Belarus’ta yaşananları gördükten sonra içine kapanmış. Daha önce onu susturmak çok zormuş. Şimdi arada bir konuşuyor. Diyar ise yakışıklı mı yakışıklı bir genç. Kendisine ‘vay Avrupalı kızların haline’ dedim . Hep beraber gülüştük.

İlk kontrole geldik. Koca caddenin tamamı kapatılmış geçişler tek şerit üzerinden yapılmaktaydı. Onlarca minibüs ve kamyonetin yanısıra tek tük araba da kenara çektirilmişti. Arabalar yavaşça ilerliyor, görevliler eğilip arabanın içine bakıyorlardı. Arabamın içinde olan Kürdistan bayrağını çıkarmış yerine bir Alman bayrağı asmıştım. Sıra bize geldiğinde Delal uyuyordu. Görevli bana değil de Delal’e bakarak geç işareti yaptı. Her ne kadar belli ettirmesem de, kalbim yerinden fırlayacak gibiydi. Zelal kontrolden geçtiğimizi anlamamıştı. En çokta buna sevinirken, annesi birden ağlamaya başladı. Kendisine döndüm ve rahatlaması için; ”Ji kerema xwe bigirî – lütfen ağla.“ dedim- O an fark ettim, anne Meryem öyle bir dolmuş ki bir anda boşaldı. Zelal şaşkın ve annesine bakıyordu. Annesi onu kucakladı, öptü, kokladı. Zelal birden “Wê bavê min kengê bê? – Babam ne zaman gelecek?” dedi. Anne Meryem bu soru karşısında tekrar hıçkırıklara boğuldu.

Zelal’in babası diğer tarafta kalmıştı. Ela ve arkadaşı askerlerin olmadığı bir anda karşıya geçmiş bunları almışlardı. Ancak baba ekmek almaya gitmiş. Onlar da baban sonra gelir, çabuk karşıya geçmemiz lazım demişler. Bunlar babaya telefon etmişler, baba siz gidin ben 5 dakikaya oradayım demiş. Karşıya geçip ormana sığınmış, babayı beklemişler. Baba geldiğinde o heyecanla hemen karşıya geçmeye çalışmış. Ancak askerler babayı fark etmiş ve yakalamışlar. Bütün bu anlar çocukların gözleri önünde cereyan etmiş. Bu esnada anne Zelal’in, Ela ise arkadaşı Delal’in ağzını kapatmış.

Ve derken ikinci kontrol noktasına vardık. Bu defa şerit iki geçişli yapılmış ve sadece bir iki araba yana çektirilmişti. Görevli arabaların içine bakmıyor ‘geç, geç’ işareti yapıyordu. Kontroller, Belarus sınırından içeri girildiğinde Varşova’ya doğru ilk yüz kilometrede yapılıyordu. Giderken buna çok dikkat etmiştim.

Almanya’ya girmeye 600 kilometremiz kalmıştı. İki gündür sadece iki saat Ela nın teyzesinde hazırlık yaparken uyumuştum. Hiç durmadan, hiç bir yerde mola vermeden devam etmeliydim. Avrupa yollarında, kısa molalar ve sadece tuvalet ihtiyacını karşılamak için her on kilometrede bir dinlence yerleri vardır. Sadece bir kaç kez oralara girdim.

7 saat sonra Almanya’dan içeri girdik. 5 kilometre sonra benzer bir mola yerine girdim. Arabadan çıktım. Zelal ve Delal’i de çıkardım. ”Em êdî li Almanyayê ne -Artık Almanya’dayız dedim. İkisine de istedikleri kadar bağırabileceklerini söyledim. Zelal, “Çima-neden?“ dedi. Seslerinin hiç kaybolmayacağını, gökyüzünde dolaşıp duracağını söyledim. Zelal, ”Wê bavê min jî bibihîze-babam da duyacak mı?“ dedi. ”Belê, wê bavê te jî bibihîze-Evet, babanda duyacak“ dedim.

Zelal, bir iç çekti, iki elini yanaklarına koydu, derin bir nefes aldı, ve avazının çıktığı kadar bağırmaya başladı. Babooooooooo, baboooooooooo, baboooooooooooooo.

Sanki kıyamet kopmuştu. O ses karşısında ayakta duramıyordum. Yere diz çöktüm. Zelal koşarak geldi boynuma sarıldı. İkimiz de hıçkırarak sesli bir biçimde ağlıyor, yüzümüzü birbirimizin yüzüne sürüyorduk. Gözyaşlarımız ve sümüğümüz birbirine karışmıştı. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Delal’in kafasını sırtıma dayayıp ağladığını farketim. Onları yanıma aldım, ikisini de dizlerimin üstüne oturttum. Biri bir gözümden diğeri öteki gözümden akan yaşları siliyordu. Ben de onların göz yaşlarını sildim. Diyar, annesinin beline sarılıp koltuk altına sığınmış ağlıyordu. Zelal ve Delal’in yanaklarından öptüm, yerimden kalkıp Diyar’a da yaklaşarak sarıldım. Kendisine ”Heta ku bavê te hat, dîya te û xwîşkên te emanetî te ne – Baban gelene kadar, annen ve kardeşlerin sana emanet dedim.“ Sadece kafasını salladı. Ben de saçlarını okşayıp, “Pir sar e, hadê em biçin erebeyê – Çok soğuk, hadi arabaya” dedim.

Daha önce Kobani’den gelen bir aile vardı. Onları aradım. Aylarca evimizde ağırlamıştık onları. Şimdi geniş ve güzel bir eve yerleşmişlerdi. Kendisine Kürtçe, ”Kürdlere bir borcun vardı, onu ödemenin zamanı geldi. Bir aile getireceğim bir hafta sende kalacaklar” dedim. ”Başım gözüm üstüne” dedi. Meryem’in üvey kız kardeşi bir hafta sonra gelip alacaktı onları.

Böylece yola çıktık. Bir saat sonra Berlin’de Kobani’li arkadaşım kapıda bizi karşıladı. Eve geçtik. Arkadaşım çok güzel yemekler hazırlamıştı. Oturduk hep beraber yemek yedik. Onun çocukları da hemen hemen aynı yaştaydılar.

Şimdi ayrılık zamanı

Zelal’i kucağıma alıp dizlerime oturttum. ”Ez niha divê biçim – Ben şimdi gidiyorum“ dedim. Zelal, “Na amo neçe – Hayır gitme amca“ dedi.

“Binêre Zelal, te bîrîya bavê xwe kiriye?- Bak Zelal sen babanı özledin mi?” Dedim. “Erê-Evet “ dedi. ”Wê demê baş guhdarîya min bike, ev bi rojan e ez di rêyan de me. 4 zarokên min jî hene û ewan jî bîrîya min kirine û min jî zehf bîrîya wan kiriye – O zaman beni iyi dinle. Günlerdir yollardayım. Benimde 4 tane çocuğum var ve onlar da beni özlüyor. Ben de onları çok özledim.” Dedim. “Ê baş e tu yê cardin werî ? – Peki tekrar gelecek misin?“ dedi. ”Na, mala min gelek dûr e, ez nikarim carek din bêm – Hayır, benim evim çok uzakta, gelemem. (Beni unutmaları gerekiyordu. Oturum için baş vurduklarında benden hiç söz etmemeleri gerektiğinden böyle yapmak zorundaydım) . “Lê ev amo wê her li cem we be. Heger te bîrîya min kir, jê re bêje wê xebera te bigihîne min – Ancak bu amca hep sizinle ilgili bana haber verecek. Beni özlersen amcaya söyle” dedim.

Kalkıp üstümü giydim. Zelal ağlamaklı bir gözle bana bakıyordu. Kucağıma aldım; “Êdî divê tu negirî – Artık ağlamak yok” dedim. Kapıya yöneldiğimde Zelal geriye çekildi. “Netirse êdî, dikarî pêlîstikên xwe derxînî û pê bileyîzî. Wê amê we sibê we bibe parkê – Korkma artık, oyuncaklarını çıkarıp onlarla oynayabilirsin. Hatta yarın amcanız sizi parka götürecek” dedim. “Niha were xwarê û min rêwî bike – Şimdi inelim aşağıya beni yolcula” dedim . Hemen montusunu giydi, beraberce arabaya kadar gittik. Tekrar kucağıma aldım, yanaklarından öptüm ve “Bi xatirê te -Hoşçakal” dedim.

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.