enflasyonemeklilikötvdöviz
DOLAR
8,4525
EURO
10,0760
ALTIN
497,60
BIST
1.392
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Diyarbakır
Sıcak
40°C
Diyarbakır
40°C
Sıcak
Cuma Sıcak
40°C
Cumartesi Sıcak
39°C
Pazar Sıcak
39°C
Pazartesi Sıcak
40°C

Okumak Üzerine veya Dili Kullanmanın Dayanılmaz Hafifliğine Dair

Okumak Üzerine  veya  Dili Kullanmanın Dayanılmaz Hafifliğine Dair
17.07.2020
0
A+
A-

Mehmet Aksoy    

 “Dilimin sınırları, (düşünce) dünyamın sınırlarıdır.” der Wittgenstein. 

Bununla işaret ettiği asıl soru ise insanın var oluş serüvenine durup bir kez daha bakması gereğindendir. 

Peki ama durup bakınca ne olacaktır?  

Bizi geliştiren ve ‘düşünce dünyamızın sınırı’ diye adlandırılan evren, sadece anadilde mi gelişir ve anlam kazanır? 

Sanırım yanıt verirken biraz duraksadınız değil mi? 

Yanıtı, ‘evet mutlaka herkes anadilinde okumalıdır’ olanlarınız olacaktır elbette. 

Ancak ıskalanan durum şu olur bu durumda. 

İyi ama evrende diğer dillerde üretilen içeriğe nasıl ulaşacağız? 

İşte burada başlayan dilemma, bizi daha derine götürür. Tartışılan şey berraklaşabilir bu durumda. Yani içerik ve bilgiye ulaşmada evrensel olmak akılcı olacaktır. 

O halde tartışmayı başlatan Wittgenstein’in sözü ne diyor bize öz olarak?

Konuştuğumuz ‘dil’ ile içine doğduğumuz ve her sözcüğüne yaşamımızın anlamını yerleştirerek ‘anlamlı bulduğumuz dil’ arasında fark vardır. Dili çoğu kez, görünen anlamıyla sadece hayatı kolaylaştıran ve bu sürece bağlılıkla adeta gerekli bir iş makinası işleviyle anlam yükleyerek kullanırız; diğeriyle ise ağlar, güler, derinlemesine düşünür; sever, heyecan duyar, kağıt kesiği acılarımızı ifade ederiz. Yani ikincisinde ‘dil’i yaşatırız; yaşarız!

Unutmayalım, gerek Türkçe gerek Kürtçe’nin içine doğanlar öz ve ilk yönüyle seslerle beslenirler; çocuklukta bu durum anlamını arar bulur; yetişkinlikte bu dilin içine soyut kavramları katarız. Biraz daha büyüyünce de neyi hangi sözcükle değil de hangi duyguyu hangi söz dizisiyle anlatırız; anlatırız derdine düşeriz daha çok. 

Dengbejlik, şamanlık, ozanlık gelenekleri Anadolu’da bu özleriyle yaşadılar. Hala bir kapının arkasından yükselen ağıtların; düğünlerde sevinçlerin özünde bu ‘sesler’ vardır.

Gelelim kadim tartışmaya.

Herkese ve her coğrafyada sorulur aynı sorular. Mesela en çok bildiğimiz Amin Maalouf tüm eserlerinin merkezine Arap kültürünü koyduğu halde Fransızca yazdı kitaplarını ve böyle ünlendi. Yine Milan Kundera, Çekçe değil Fransızca yazdı kitaplarını. İrlandalı ünlü yazar Samuel Beckett de Fransızcayı tercih etti! Kafka, Almacayı tercih etti mesela. Liste uzayabilir böylece…

Sözün özünü getirmek istediğim yer ise belli! Yaşar Kemal ile başlasam söze anlam ortaya çıkar mı sizce? 

Yani o meşhur tartışmaya dahil olur musunuz siz de? 

İsimleri çoğaltabilirim elbette; ancak tartışmayı anlamlı kılması açısından belirleyici olacağından Yaşar Kemal’i odak noktaya alıp hemen sorayım:

 Y.Kemal Kürt coğrafyasını, insanını, eşkıyasını, başkaldıran köylüsünü, ezilen, sömürülen kadınını-erkeğini, uzunca anlattığı Ağrı Dağının eteklerinde, Torosların binbir renkli bahçesinde bizi gezdirirken ona ‘neden Kürtçe yazmadın?’ diyebilir miyiz? 

Yapıtlarını görmezden gelebilir miyiz? Biraz düşünelim burada…

Bir başka yazıda değinmek üzere not etmek için yazayım. Onun en önemli eseri, ‘Bir Ada Üçlemesi’dir aslında. Poyraz Musa karakteriyle Toroslara çıkarsınız,  İda Dağında ellerinizi gözlerinize  siper eder şöyle bir tararsınız denizi, bir yandan mübadele yolculuğuna çıkıp Vasili’nin gözyaşlarına tanıklık edersiniz öte yandan  Suriye’de bir çöl çadırında soluklanırsınız. 

Aslında şairin dediğinde yatar her şey, “…kirveyiz, kardeşiz, kanla bağlıyız/ karşı yaka köyleri, obalarıyla/ kız alıp kız vermişiz yüzyıllar boyu…”

Şimdi düşünce dünyamıza bir göz atıp tekrar soralım kendimize:

Anadilinde okumak mı zor,  yoksa okunacak kitap mı az? 

Ya da 

Kültür tarihimizi kendi ana dilimizde okumak mı asıl aydınlanmayı ve öğrenmeyi gerçekleştirir; yoksa öğrenmenin kendisine mi odaklanmalıyız?

Keyifle okunacak bir liste önerebilirim size, üstelik bizim coğrafyayı insanını, sevinç ve acılarını odağına alıyor hepsi. Yazıldıkları dil ne mi? 

İşte anlattıklarımızın ve yazdıklarımızın özü de burada yatıyor: 

“Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır.”

  • Berken Bereh, “Çemê Baranê” (Avesta yay.) 
  • Murat Bayram, “Belki İşev Binive” (Avesta yay.)
  • Murat Özyaşar, “Sarı Kahkaha” (DK yay.)
  • Mehtap Ceyran, “Mevsim Yas” (Sel yay.)
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.