Serpil Ateş Hollanda’da bir Kürt Politikacı, Lahey’de belediye encümeni ve 17 Mart Hollanda gelen seçimlerinde Groenlinks Partisi’nden milletvekili adayı.

Serpil Ateş Dersimli bir ailenin kızı, Kürt ve Alevi kimliğinin yanında o bir aktivis, feminist, insan hakları, göçmen hakları konusunda yoğun bir mücadele veren ‘güçlü’ bir kadın.

Serpil Ateş her Avrupalı Kürt için örnek olabilecek bir birey; göçmen bir aileden gemiş olmasına rağmen eğitimini kararlılıkla sürdürmüş, Psikoloji ve sosyoloji alanlarında üniversiteler bitirmiş ve master yapmıştır.

Bütün bu ‘başarı hikayesi’nin yanında kendi özünü, kimliğini unutmamış, tam tersine bunları da koruma mücadelesine girmiştir.

Okuyucularımıza sizi tanıtmakla başlamak istiyorum. Serpil Ateş kimdir, her ne kadar Kürt camiasının yakından tanıdığı, bildiği biri iseniz de bilmeyenlere de tanıtmış olalım?

Kurdistanlı bir ailenin kızıyım, Kürt’üm, Alevi’yim, Dersimli bir ailenin kızıyım, Hollandalı’yım, Hollanda’da doğup büyüdüm. Politik sebeplerden dolayı ailem Hollanda’ya göçmek zorunda kalmış. Aslında Kurdistan’la, Türkiye’yle bağlantımız çok az oldu ama demek ki yürek çekiyor ve insan bağlı kalıyor kimliğine.

Terapistim, psikolojik terapi hizmetinde bulundum. Sosyoloğum, sosyolojide mastır yaptım ve sosyolok olarak çalıştım. Tabii asıl kimliğim de aktivist olmamdır. Kadın hakları konusunda aktivitelerde bulundum. Halklara hizmet etmeye çalıştım, sadece Kürtler’e ve Aleviler’e değil, Ermeniler’e, Afrikalılar’a ve her etnisiteden  göçmenlere de…

Aslında ben aktivist olarak kalmayı tercih eden bir insandım fakat özelikle kadın arkadaşlarımın motive etmesiyle politikaya girdim. Politikaya uzak durmamın sebebi aklımdaki politikacıların olumsuz imajıydı. Politikacıları pek dürüst bulmuyordum. Fakat arkadaşlarımın ve çevremdeki insanların bana getirdiği öneriden sonra farkına vardım ki politikayı şekillendiren de yine biziz, eğer biz mücadeleci ve değerleri önceliyen insanlar politikayı şekillendirmezsek başkaları kendi anlayışları doğrultusunda şekillendirecek. Bu bakış açısı politikaya atılmamda yardımcı oldu.

Takib ettiğim  kadarıyla mültecilerle ilgili bir çok çalışma yapmışsınız ve yapıyorsunuz. Bize bu çalışmalarınızı anlatırmısınız ve Hollanda gibi mültecilerin yoğun olduğu bir ülkede ‘mülteci’ olmak ne anlama gelir, zorlukları nelerdir?

Serpil Ateş-Groenlinks

Mülteci olmak, hele ki Kürd’sen Kurdistanlı’ysan çok ağır. Çünkü sen burada eksi ondan başlıyorsun, yani sıfırdan bile değil! Herşeyin başında, seni savunan bir elçiliğin, konsolosluğun, diyanetin yok. Zaten geldiğin ülkenin bu tarz kurumları tarafından burada bile bastırılıyorsun(Fars, Arap ve Türk Devlet kurumlarını kast ediyorum).

Mesela bir dil sorunu en başta gelen sorunlardan biridir. Fransız sosyolog Pierre Bourdieu var, onun teorilerine inanır güvenirim. Onun deyimiyle; Ailenin sana miras bıraktığı bir ilişki ağı yok ki o ilişki üzerinden kendini ve kimliğini var edebilesen. Dil konusunda çok büyük eksikler var. Eğitim konusunda eksiklik var. Yabancı olmak zaten başlı başına zorlukları olan bir haldir ve tabii ötekileştirme de buna eklenince problemler daha da büyür.

Her ne kadar burdaki  demokratik sistem bir çok ülkeye göre, hele hele Ortadoğu ve benzer bölgelerden çok daha iyi işlese de burada bile ayrımcılık ve ırkçılık söz konusu olabiliyor ama daha ince işlenmiş haliyle tabii.

Yani mülteci olmak kolay değildir. Bir mülteci harcaması gereken çabanın çok üzerinde bir çaba harcayarak istediği yere gelebiliyor, başarıyı elde edebiliyor.

Evet, mültecilerle ilgili oldukça çok hizmetlerde bulundum. Yani bir kimliğim aktivistlikse diğeri mülteci sorunlarına çözümler getiren bir bireydir de diyebiliriz.

Ben zaten Lahey’de encümenim ve Lahey’de eşit eğitim için gereken mücadeleyi verdim ve bu çalışmaların, verdiğim önergelerin sonucunda, Lahey’deki yoksul mahallelerin çocuklarına eşit eğitim haklarında iyileşmeler başladı ve programlandı bile.

Mesela başka bir konu var ki değinmek istiyorum. Kölecilik tarihi Hollanda’da sürekli işlenen bir konudur, mühasebesi sürekli yapılır fakat Lahey eskiden köleciliğin mezkezi olmasına rağmen ve Lahey’de 1100 anıt-heykel olduğu halde, bunun tek bir tanesi kölelikle ilgili değildir!

Ben Hollanda’da doğup büyüdüğüm için tabii buranın eğitimini görmüş biri olarak söylüyorum, kölecilik işlenirken köleliğin ne kadar kötü bir şey olduğu vurgulanır, insanların çektiği acılar dile getirilir fakat bu konuda Hollanda ve Hollandalılar’ın rolu hep göz ardı edilir. Bu konuda da bir önerge verdim ve bunun daha doğru anlatılması gerektiğini anlatım ki mühasebesi daha iyi yapılabilsin, daha iyi yüzleşelim bununla. Tabii verdiğim önerge üzerinde çok büyük tartışmalar oldu, hatta belediye meclisinde fikirlerimi beğenmeyenlerce, karşıt görüşlü insanlarca açık açık tehdit edildim, yani Lahey gibi demokrasinin merkezinde bile hala o üstünlük taslayan köleci ruh varlığını sürdürebilmekte. Tabii, meclis verdiğim önergeyi kabul etti ve 2023’te hem eğitim müfredatında kölecilik işlenirken bizim yani Hollanda’nın rolüne değinilecek ve ayrıca Lahey’e de köleliği vurgulayıcı bir anıt dikilecek.

Katıldığınız bir çok etkinlikte Kürt ve Kürdistan vurgusu yapıyorsunuz, Hollanda’da Kürt mülteciler yeterince örgütlü mü, seslerini duyurabiliyorlar mı ve daha iyi duyulmak için neler yapmalıdırlar?

Burada, Hollanda’da büyük bir Kürt kitlesi var ve biliyorsunuz Kürtler’in kimliğinde ‘Kürt’tür’ yazılmıyor, geldikleri ülkelerin devletleriyle anılıyorlar, Türk, Arap, Fars gibi. Bu sebeple elimizde istatistiksel veriler yok ve tahmini olarak diyoruz ki 250 bin ve üzerinde bir Kürt kitlesi var burada. Tabii Alevi ve Kuzey Kurdistanlılar’ın yanında gittikçe sayıları artan Güney, Rojhilat  ve Rojava Kürtler’i de var.

Bu kadar çok bir Kürt kitlesi olmasına ragmen yeterince sesimizi duyuramıyoruz çünkü hala Ortadoğu’ya yönelik politikalar üretirken buraya, yaşadığımız ülkeye yönelik bir siyaset geliştiremiyoruz ve meclise temsilciler göndermiyoruz. Mesela en son Sosyalist Parti’den Saadet Karabulut vardı.O Kürt kitlesinin sesi olabiliyordu. Bu dönem o da aday olmayacak ve eğer bizden, Kürtler’den biri meclise girmezse, mecliste ‘Kürt temsilci’ bulunmayacak. Halbuki önümüzdeki süreç çok önemli ve bizim de mecliste sesimizin olması gerek. Mesela bakıyorsun AKP eksenli siyaset yapan Denk ve çevresinden 3 millet vekili varken tek bir Kürt temsilci bulunmayacak. Bu durumda Kürtler’le ilgili kararlar alındığında bu kesimin olumsuz tavrı bu kararlara etki ederken Kürtler’den taraf çıkan kesimlerin eli zayıflayacak, oysa bizim de orada sesimizi duyuracak kimsemler olunca haklarımız daha iyi korunacak. Bu çok önemsenmesi gereken bir konudur. Yani politikacıları Kürt hakları konusunda eleştiriyoruz ama bu durumu değiştirmek de bizim elimizde, bizim de sesimizi daha gür çıkartmak için kendi temsilcilerimize ihtiyacımız var.

Eğer temsilciler meclisine girerseniz Hollanda’da yaşayan Kürtlerle ilgili ne gibi çalışmalarınız olacaktır? Sizce Kürtler dilleri ve kültürleriyle yeterince tanınıyorlar mı bu ülkede?

Mecliste bu konularda yapılması gereken çok iş var. Yani bizim bir konsolosluğumuz yok, elçiliğimiz yok, yeterince lobi faliyetleri yapılmıyor oysa bu konularda bizim profesyonel kurumlara ihtiyacımız var. Tamam, bizim bazı kurumlarımız var, örgütlüyüz de fakat yeterince bir kurumsallaşma yok. Örneğin sadece ben değil, benim gibi onlarca insanın burada siyasi faliyetlere katılması gerek ki yeterince diplomat yetiştirelim, diplomatik faliyetlerde bulunalım, önemli ve gerekli ‘masalarda’ sesimizi duyuralım. Işte herşey yürüyüş yapmakla çözülmüyor oysa resmi olmasa dahi filli olarak bu kurumları oluşturmamız gerek. Hem politik hem kültürel olarak bizi yeterince tanıtacak bir hareket tarzı yakalamamız gerekiyor, diye düşünüyorum.

   Mark Rutte hükümeti Covid-19 pandemisi boyunca nasıl bir politika izledi,uyguladıkları politikalar doğru muydu? Eğer sizin partiniz iktidarda olsaydı uygulamalar ve durum daha mı farklı olurdu?

Pandemimin ilk başladığı döneme dönersek bu konuda Mark Rutte hükümeti Almanya, Belçika ve Fransa gibi ülkelerin gerisinde kaldı, tedbirleri yeterince hızlı alamadı. Yani biraz neo-liberal bir bakış açısıyla pazarın, çarşının, ticaretin dönmesi lazım dediler. İşte okulları ele alırsak okulları saydığımız ülkelerden çok sonra kapatma karı aldılar. Yani bu konularda tekelleşmiş ticari kesimlerin çıkarını daha çok öncelediler. Hollanda’nın daha yeni aldığı önlemleri bir çok ülke ilk başlarda almıştı zaten, okulların kapatılması, sokağa çıkma yasağı, maske takma zorunluğu gibi… Oysa ki bu önlemler çok önceden alınmalıydı ki hem hasta sayısındaki artış düşsün hem de ölüm oranları bu denli artmasın. Bu önlemler yeterli ve zamanında alınmadığı için, işte hala bu pandemi sorunu karşısında zorlanan bir ülke konumunda kaldık.

Bildiğiniz üzere pandemi öncesi Amerika, İngilter’e ve Avrupa’da göçmenlik karşıtı söylemler revaçtaydı ve bu söylemleri savunan partiler yükselişteydi, sizce  önümüzdeki yıllarda bu durum geriler mi, yoksa  Hollanda’da olduğu gibi diğer Avrupa ülkelerinde de iktidara talip bir duruma gelebilirler mi ?

Aslında pandemi öncesi durumda pek de bir değişim yok, durum hala böyle. Mesela Yunanistan’daki Moria Mülteci Kampı var, orada binlerce insan insanlıkla bağdaşmayacak bir durumda yaşamak zorunda bırakılıyor. Sanıyorum 1300 kişiye bir su çeşmesi düşüyor orada, düşünün artık! Geçenlerde orda yangın çıkmıştı, nasıl şartlarda yaşıyor bu insanlar anlamak lazım. Mesela sağ partilerin iktidarda olduğu Avrupa ülkeleri bu durumu kendi sorunları olarak görmüyorlar. Zaten Dublin Anlaşması çerçevesi de var; işte bir mülteci ilk hangi ülkeye gelmişse orda kalır ve başka Avrupa ülkesinde başvuru yapamaz, yapsa bile o geldiği ilk ülkeye geri gönderilir. Bu durum çok çelişkili bir durumdur zira zaten mültecilerin çoğu ya Yunanistan ya da İtalya’dan giriş yapıyor ve o ülkeler bu kadar mülteciyi kaldıracak durumda değiller. Bunun yanında, gittiler Türkiye ile anlaşma yaptılar oysa ki Türkiye’nin kendisi zaten mülteciliğin oluşmasına zemin hazırlayan ülkelerden biridir. Bakın Rojava’da, Kuzey Batı Suriye’de giriştiği işgal hareketleri sonucunda yarım milyona yakın insanın mülteci pozisyonuna girmesine sebebiyet vermiş durumda ama hala Türkiye ve mütefiklerinin yol açtığı sorunlardan dolayı üstüne bir de, sözüm ona, mülteciler fonundan para veriliyor.

Yani bu konuda böyle sonuçsuz kalacak çözüm çabaları yerine ‘dağılım anahtarı’ dediğimiz her ülkenin kendi nüfüsüna göre bu mültecileri kabul etmesi gerekir. Bu konuda imzalanmış anlaşmalar var ve bu anlaşmalara imzalar atılmış, bu anlaşmaların uygulanması gerekir. Ülkelerin bu anlaşmalardan elini çekmesi doğru değildir.

Tabii bu durum Avrupa Parlamento’sunun alanına giriyor ve Avrupa Palementosu parlementerleri bu konularda karar almalı ve çalışmalar yürütmelidir.

Ama tabii biz de Hollanda’da elimizden geleni yapıyoruz. Mesela Lahey bir adalet şehridir. Ben de Lahey meclisine 500 mülteci çocuk alımı konusunda önerge verdim ve önergem kabul edildi fakat hükümet o çocukların getirilmesine izin vermedi. Oysa ki Lahey ‘adalet şehridir’ imajı madem ki var o zaman o imaja sahip çıkacağız!

Konunun bir diğer boyutu şudur ; sağcı partiler, mülteciler hakkında olumsuz ve doğru olmayan bir algı oluşturuyorlar, mesela ‘mülteciler geldi, işimizi elimizden aldı’ oysa bu doğru değil, tam tersine senin yapmak istemediğin, beğenmediğin ne kadar ağır, kirli-paslı iş varsa hepsini mültecilere yaptırıyorsun. Oturmak istemediğin küflü, nemli evleri mültecilere veriyorsun.

Yani, herkes bir çok yönden mülteci problemini kendi çıkarı doğrultuunda kullanıyor. Bu hem utanç verici hem de acı verici.

Her ne kadar Kürt kimliğinizi öne alsak da, aslında siz bir Hollandalı’sınız, Partiniz, Hollandalılara nasıl bir Hollanda vaad ediyor?

Jesse Klaver/GroenLinks

Partimizin adı zaten Yeşil-Sol, gittikçe değişen bir iklim var hepimiz biliyoruz. Partimizin değişen iklimle ilgili programı var. Ayrıca sosyal problemler üzerinde parti programımız var. Hollanda’da 20 senedir Neo-liberal bir yönetim var ve bir çok kamu kurumu özelleştirildi. Yani Hollandalılar’ın tahmin edemiyeceği kadar kapitalist sistem geliştirildi; Tekeller desteklenirke halk kesimi ezildi. İşte partimiz, özelikle sağlıkta, eğitim ve barınmada yoksul kesimlerin de haklarını önceleyen bir programa sahiptir. Partimiz Groenlinks genel çerçevede politikaları bunlardır.

Bunun yanında doğayı korumaya yönelik çalışma ve örgütlenmemiz var. Biliyorsunuz iklim değişikliğiyle ilgili Paris Anlaşması var, 2015’te imzalanan. Dünya’da bir çok ülke bu anlaşmaya imzasını attı, biz de Hollanda olarak imzaladık bu anlaşmayı. Bu anlaşmaya göre dünyanın ısısını düşürmek için imzacılardan her devletin yapması gereken ödevleri, hedefleri var. İşte bu konuda öne çıkan program, bizim partimiz Yeşil-Sol’un programı oluyor. Tabii sadece Hollanda’da değil tüm Avrupa’da partimize yakın fikirler ve programlar yükseliştedir ve bu yükseliş 30 yıla yakındır var. Yeşil-sol bir ihtiyaçtan dolayı var, insan ile doğa birbirini tamamlayan varlıklardır, dolayısıyla doğayı koruyacak politikalar dünyamız ve ülkemiz için önemlidir.

Ben bu partiye üye olurken eko-sosyalizm düşüncelerim sebebiyle katıldım. Çünkü benim anlayışım, hayata bakış açım da böyledir. Sen ben insanı, insanlığı kurtarayım diyorsan eğer, doğayı da öncelemen gerekiyor yoksa insanlık da kalmıyor, senin içindeki vicdan da doğa ile beraber ölüyor. Yani tüm canlıları bir bütün olarak düşünmek lazım ve hepsini beraberce korumak gerekiyor.

İşte bu noktada parti programımız hem insanı hem de doğayı ve dünyayı koruyan bir anlayışı önceliyor ve dönüşümü kolay yeşil enerjiye(Rüzgar panelleri, güneş enerjisi, jeotermal enerji) geçişi hedefliyor.

Partimiz Groenlinks Hollandalılar’a daha sosyal, sosyal güvecesi daha yüksek, doğası daha temiz, insanların eşit yaşadığı, ırkçılığın olmadığı, ayrımcılığın olmadığı, her gencin eşit şartlarda okuyabildiği, her insanın güzel bir konutta yaşayabileceği ve her insanın liyakatına göre istediği her yerde çalışabileceği bir toplum, bir ortam vad ediyor.

Göçmenler kendi kültürleriyle geliyor ve bazıları oldukça tutucu. Kültürlerini geldikleri ülkelere dayatıyor ve tabii geldikleri ülkelere adaptasyon sağlayamıyorlar. Bu da farklı sorunlara neden oluyor haliyle. Bir Sosyolog olarak Hollandalılar ile göçmenler arasında toplumsal diyaloğu yeterli buluyor musunuz ve daha iyi bir diyalogun ve adaptasyonun sağlanması için parti olarak neler yapmak istiyorsunuz bu konularda?

Bu insanların tutucu olmasının da bazı sebepleri var. Bakınız, eğer sosyolojik olarak açıklama getirmemi isterseniz. Düşünün, bir ülkedesiniz ve bir babasınız, 3-4 çocuğunuz var. O ülkede sana istediğin düzeyde yani yeteneklerine uygun işler verilmiyor ve kimsenin pek de yapmak istemediği işlerde çalışıyorsun ve günü geliyor o kötü işte bile sana diyorlar ki ‘sana artık ihtiyac yok’, sen işsiz kalıyor ve sosyal destekleme maşına mecbur kalıyorsun. Eve gidiyorsun ve evde de 3 çocuğun var. Biliyorsun ki bu para sana ve onlara yetmiyor. Kötü bir mahallede oturuyor, çocuklarını geleceği olan bir okula gönderemiyorsun. Bu durumda senin elinde ne kalıyor? Değerlerin kalıyor ve sen de o değerlere sarılıyor, onlara tutunuyorsun. Değerlere sarılınca da milliyetçiliğe tutunuyorsun çünkü elinde bir tek bu kalıyor! Ben bu insanların miliyeçileşmesini, dini tavsiyelere, vaazlara sarılmasını normal buluyorum. Eğer sistem seni dışarı atıyor, itiyorsa sen de bir şeylere tutunmak zorunda kalıyorsun. Tutunduğun şey milliyetçiliğin olabilir, dincilik olabilir, ülke özlemi olabilir işte bu yönelmelerin altında yatan sebeblerin başında Hollanda’daki yanlış ve dışlayıcı politikalardır.

Bana göre sorunların kaynağını bizim, Hollanda’nın, bu konularda yetersiz kalan siyasetinde aramak gerekir. Yani bakıyorsun bu göçmen kitlesi içinden gelen bazılarına, eğitim seviyesi yüksek, zeki ve başarılılar ve bu sınıfsal da diyebileceğimiz değişim sebebiyle o milliyetçiliği tutuculuğu yenmiş Hollanda yaşamına ve değerlerine yakın fikirler, tutumlar benimsemişler.

Benim ve partimin mücadelesi de zaten bununla ilgilidir. Bu politikaları iyileştirebilirsek bir çok kesime daha yaşanılır bir ortam sunabileceğiz. Hollanda devleti olarak biz ne kadar göçmenleri ayrımcılığa karşı korursak ve onlara eşit haklar ve şanslar tanırsak, yani geldiği yere göre değil, teninin rengine göre değil, liyakatına göre, başarısına göre imkanlar sunabilirsek o kadar bu tür sorunların üstesinden gelebiliriz.

Son olarak şunu sormak istiyorum. Rojava deneyimi ve DAİŞ-ISIS vahşetine yönelik, Kürtlerin Dünya için, insanlık için kendilerini siper etdip ve binlerce evladını bu uğurda feda etmesi sonrası, dünya, Kürtler’i daha iyi anlamaya, mücadelelerinin haklılığını fark etmeye başladı ama hala bazı Kürt partileri dünya terör örgütleri listesinde yer almakta ve bu durum Kürt karşıtı devletlerin, Kürt halkını bu sav üzerinden ezme, soykırıma uğratma ve her türlü asimilasyon politikalarına maruz bırakma fırsatı veriyor, meclise girerseniz bu durumu değiştirmek için bir çabanız olacak mı?

Aslında benim için çok önemli bir konuya değindiniz. Bildiğiniz gibi İŞİD-ISIS çok büyük bir melazim, inanılmaz bir terör ortaya çıkardı. İnsanın asla görmek istemeyeceği, duymak, bilmek istemeyeceği bir vahşet ortaya koydu. O videoları izlerken, o vahşete maruz kalan insanların haberlerini, hikayelerini okurken dehşete düşüyor insan fakat DEAŞ’ın ortaya koyduğu pratiğin görünen başka yanı şu oldu ; dünya gerçek terörü ve terörizmi tanıdı! İşte Kürtler, bu teröristler gibi dünyanın her tarafından, ordan burdan toplanılmış, uyuşturucu bağımlısı, sapık, ruh hastası, zihinleri kirli psikopatlar değiller ki. Orada, o topraklarda doğup büyümüş ama tüm imkanları elinden alınmış, kimliği baskıya maruz bırakılmış, Türkiye’de ve Kürtler’in yaşadığı diğer yerlerde, bununla da sınırlı kalınmamış üstüne bir de işkenceye maruz bırakılmış, insanlık dışı uygulamalara tabi tutulmuş ve katliamlara uğratılmış. Yani bu ülkelerin, başta da Türkiye’nin, sistemi seni zorluyor, yani bu uygulamalarla sana diyor ki ‘sen yanlız kimliğine, değerlerine sarılma sen bana da düşman ol’. Ya da belki de demek istiyordur ki ‘eğer sen kimliğine sarılırsan zaten bana düşman oluyorsun’. Yani sana başka bir yol, başka bir şans bırakmıyor, sadece ‘dağın’ yolunu gösteriyor. Yani gerçek budur ve o dağa yönelen insanlar da artık yalnızca kendi için orada değiller, aynı zamanda kendinden sonrakiler için de ve anne-baba ve kardeşleri için de ordalar.

Asıl bunu konuşmak gerekiyor, sözde terörü değil.

Yani Kürt Hareketlerinin bu listeye konulmasına bakıyorsun tamamen kapitalist ve çıkar ilişkisine dayalı saiklerlere hazırlanmış, hakla hukukla bağlantısı olmayan siyasi kararların sonucu olduğunu görüyorsunuz.

Kürt hareketlerin o listeye alındığı dönem de göz önüne alındığında ve şimdi de, ben solcuyum diyen, ben sosyalist bir partideyim diyen herkesin bu listeyi sorgulaması gerek. Tamamen çıkar ilişkisi temelinde bu listeye dahil edilen Kürtler’in bu listelerde ne işi var diye sormak gerekiyor. Neye göre, nasıl böyle bir karara vardınız ? İşte Paris’te, Londra’da ve dünyanın diğer şehir ve ülkelerinde bombalar patlatıldı ve yüzlerce insan vahşice öldürüldü…Kürtler böyle bir şey mi yapıyor ? Hayır.

Kürtlerin tek talebi, doğuştan gelen haklarının iade edilmesidir. ‘Ben Kürd’üm’ diye bilmektir, ana dilinde eğitim almaktır. Benim ve benim gibilerin kendi dilini şu anda bile iyi bilip kullanamaması ne kadar acı bir şey. Yani doğuştan gelen haklarını dahi engelliyorsa bir ülke, sana savaşmaktan başka bir şans vermiyor demektir ! Yani Kürtleri bile bile dağa sürüklüyor, terörize edip öldürmeye çalışıyorlar.

İşte bunları konuşmak, her yerde anlatabilmek gerekiyor. Zaten Rojava deneyimi de bu konuda dünyaya iyi bir referans oldu fakat dünya hala Kuzey Kürtler’ine başka ama Rojava’ya başka bakıyor oysa Kürtler aynı Kürt ve işte bunları ifade etmek gerekiyor.

Not: Serpil Ateş seçim listesinde Groenlinks Parti Listesinin 24. sırasında yer alıyor. Sinews ekibi olarak kendisine başarılar diliyoruz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir