October 20, 2020

Sinews *News and Opinions Site *Malpera nûçe û Şîroveyê *Haber ve Yorum Sitesi

TANRININ GÖZYAŞLARI ( 1 )

MİTHRA ÇİYAYİ

Size nasıl anlatsam bilmiyorum. Çocukça sevincin üst tavan yaptığı anlar vardır ya işte tam da o an bütün çocukların gözleri güler, onlar gülünce de yeryüzü gül bahçesine döner. Çocukların her gülücüğü yeryüzüne bir iyilik meleğinin aşk dansıyla taşlanır ve bütün yeryüzü bir sevgi yumağına döner. Kalplerinde iğne ucu kadar iyilik taşıyanlar yoğun sevgi enerjisin hissederek hiçbir şey anlamasa da kendini mutlu hisseder. İşte o mutluluklar yumağıdır dünyamızı döndüren ve bizi bir nebze de olsa kötülüklerden koruyan. Ancak siz de bilirsiniz ki her gülüş aynı zamanda bir haykırış sesiyle solar. Dünyamızda o kadar ağlayan ve mutsuz olan o kadar çok çocuk var ki, bazen biz çocukların gülüşü bile Dünyayı aydınlatmaya, sevgiye, sevince boğmaya gücü yetmez. 

Gülümsememizin dünyayı aydınlattığı anlarda bile siz bizi anlamasınız. Sadece bir gülüş ve çocukça sevinc diye düşünür ve biraz da mutlu olursunuz. Aslında siz çocuklar güler, oynar ve büyür dersiniz ama o an bilemezsiniz ki, çocukların gözleri yıldızlar gibi ışıldar ve kalbi kafesinden uçar. Mutluluğun elle tutulmadığını ama doya doya yaşandığını hepimiz biliriz bilmesine de kaçımız çocuklar gibi mutlu olmayı başarırsınız onu da size bırakıyorum. Ben o mutlulukları yaşadığım her anı hatırlıyor ve defalarca yaşıyorum. Bu benim oyunlarıma yansır, gülüşüme yansır ve siz büyüklerin yanağına kondurduğum bir öpücüğe yansır. İşte benim acılarımın son bulduğu anda yaşamım boyunca yaşadığım bütün mutlu anların toplamından daha fazla mutlu olduğum an benim ölüm anındır.

İşte benim ölüm anım da böyle oldu. Bir anda son nefesimi verirken gökyüzündeki bütün yıldızlar göz bebeklerimde toplanmıştı. Ve kalbim kanatlanmıştı. Yedi yıllık kısa yaşamımda, o ana kadar böylesine mutlu olduğumu hatırlamıyorum. Size yukarıda da anlattığım gibi, O an geldiğinde gözlerim parladı ve küçücük yıldızlar gözlerime sığdı. Yüreğimse aniden kanatlandı ve ben havalanmaya başlamıştım. Havalanan sadece kalbim değildi bütün vücudumdu. Yalnız gökyüzüne ulaşamıyor tavana kadar yükselerek tavana yapışıyordum. Tavan dedimse sizin için toprak benim içinse kuş tüyü kadar yumuşaktı.

Çok ama çok acı çektiğim son birkaç saatte, nefessiz kaldığım, bütün vücudumun zelzeleye tutulduğum an kurtuluşum olmuştu. Gözlerimi sıkı sıkıya kapatmıştım. Olanları görmemek, o vahşi sesleri duymamak ve daha çok acı çekmemek için kendimi kilitlemiştim. Tam o anda soluksuz kaldım ve öldüğümü anladım. Ölümü hissetmemle birlikte nefes alamasam da sanki dünyadaki bütün oksijeni içime çekmiş gibi kendimi rahat hissetmiştim. O an ruhumun bedenimi terk ettiğini görebiliyordum. Bir ışık haznesi gibi yukarı doğru çıkmış ve yataktaki bedenimi izliyordum. Uzun kara sakallı bir adam bedenim üstünde tepiniyordu. Kan ter içinde kalmıştı ve gözleri kapalıydı. Hayvan gibi sesler çıkarıyordu. Sarığı yana kaydığı için kel kafası terden parlıyordu. Derme çatma yatak darmadağınıktı ve dışarıdan kahkahalar geliyordu. 

Ben yukarıya çıkıp bunları görürken birden annemi karşımda gördüm. Annem ve ablam çok parlak bir ışık gibi karşımda durup bana gülüyorlardı. Onlara gidip sarılmak istememe rağmen yerimden kıpırdayamıyordum. Yine de onların sapasağlam karşımda durmaları ve bana gülümsemeleri mutlu olan bedenimi kanatsız  bir periye çevirmişti. Çünkü ben ölmeden birkaç gün önce Annemi, ablamı ve daha bir çok kadını diri diri yakmışlardı. Ama şimdi hiçbir şey olmamış gibi karşımda sapasağlam ve çok daha güzel bir şekilde karşımda duruyor ve bana korkmamamı söylüyorlardı. Onlar konuşmuyordu fakat ben onları yine de duyuyordum. Onlara kurtuldum mu diye sorduğumda gülümseyerek kurtuldun artık burada kimse sana dokunamayacak diyorlardı. Ben onları duyduğum gibi onları gördüğüm gibi aşağıdaki bedenimin de yaşadıklarını görebiliyordum. İşin ilginç yanı artık hiç korkmamamdı. Korku, acı ve endişem tamamıyla yok olmuştu. Çok sakindim ve mutluydum. Şeffaf olan bedenim tıpkı annemle ablam gibi çevresine ışık saçıyordu. 

Ölümün bu kadar rahat ve mutluluk veren bir şey olduğunu bilseydim hiçbir acı çekmeden daha önce ölmeyi deneyebilirdim. Ben köyümdeyken yaşlı insanların bir araya gelip çok garip bir şekilde ölüm temizliktir, yada ölüm kurtuluştur dediklerinde hayretle onlara bakar ve hızla oradan uzaklaşırdım. Ben ölümden çok korktuğum gibi yaşamayı da çok seviyordum. Son nefesimi verdiğimde duyduğum korkunç acılar bana bir defa değil, bin defa ölümü aratmıştı. Tanrıya şükürler olsun ki son gecede yaşadıklarımdan sonra, daha sonra yaşayacaklarım acılardan beni kurtarmıştı. Kurtarmıştı kurtarmasına da çok geç kalmıştı. Keşke son gece yaşadıklarımı yaşamadan ölebilseydim. O zaman size küçük hikayemi anlatmama gerek kalmayacaktı. Ama şimdi size anlatmam gerekir.

Ben küçük bir Êzidî kızıyım. Yedi yaşından birkaç ay aldım. Ancak yedisinde mi Yoksa yetmişinde miyim ben de bilmiyorum. Dünyanın güzelliklerini yitirdiği akşam ben de yaşamı yitirdim. Zaman içinde zamansızlığı yaşayarak size ulaşmaya çalışıyorum. Size ulaşınca bir şey mi değişecek, çok şey mi değişime başlayacak, yoksa herkes birkaç hüzünlü nefes çekip eski günlük, rutin yaşamına mı dönecek onu da bilmiyorum. Aslında Yedisinden yetmişine menzil alan bir çocuk için çok bilinçsiz olduğumun farkındayım. Zaten beni size ulaştıranda bu bilinçsizlik iksiri. Kelimeleri süslemeden, cümlelere gereğinden fazla anlam katmadan hikayemi anlatacağım. Kurduğum cümleler çok cazip olmasa da, kelimelerim seçici olmasa da dilim döndükçe ve sürem yettikçe yaşadıklarımız gözlerinizin önüne sermeye çalışacağım. Keşke yanımda bir ressam, bir şair veya bir sinemacı olmuş olsaydı da anlatacaklarımın daha iyi anlatılmasını sağlasaydı.

Size büyük laflar etmeyeceğim. Sadece öykümü anlatacağım ama öykümü anlatırken yetmiş yaşındaki bir kadının sözlerini de duyabilirsiniz. Kısa sürede ve çok sancılı bir büyüme yaşadığım için beni affedin. Beni affederken kendinizi de affedin diyemem ama siz kendi vicdanınızla baş başa kaldığınızda kendi kendinizi afedebilir misiniz bilmiyorum.

Ölüm ilk etapta ne kadar korkunç gelse de ben öldüğümde çok sevindim. Size o an yaşadıklarımı, ne hissettiğimi de anlatmaya çalışacağım. 

Çocuk tecavüzlerinin, çocuk katliamlarının olağan hale geldiği dünyamızda koca koca adamlar, kelli felli, kravatlı yazarlar bizim hakkımızda nutuk atar, iki kelime sallar sonrada eski şatafatlı yaşamına devam ederler. E bizim soyumuzdan olan, insan yüreği taşıyan kalemlere de yaşama hakkı tanınmaz, kalplerine saplanır faili meçhuller ve mezarlığına gönderilirler. Onun için size ulaşabilen, yüreğinizdeki bencillik kabuğunu çatlata bilirsem ne mutlu bana derim ve arkadaşlarımla gökyüzünün henüz kirlenmemiş kuytu bir köşesinde oyun oynamaya dönebilirim.

Öyle ahım şahım bir güzelliğim yok. Yalnız ben babamın ‘Serdilk’ı annemin son nefesiydim. Uzun sarı saçları beline kadar uzanan mavi gözlü ve yüzünde küçük küçük çilleri olan bir kızım. her şeyimi özellikle gözlerimi ve saçlarımı ben de çok severim gören herkes de büyülenirdi. Bir tek o küçük çillerimden nefret ederdim. Çünkü kavga ettiğimde arkadaşlarım bana çilli derleri. Bazen de çilli tavuk derlerdi. Gerçi bütün arkadaşlarımın da bir lakabı vardı ama her nedense en pişi benim lakabım gibi gelirdi. Onlarla kavga etsek de bizim kavgamız beş dakika sürmezdi. Ancak oynarken duyduğumuz mutluluk hiçbir şeyle değişmezdi.

Hiç mutlu olmadım desem yalan olur. Şengal’in tozlu topraklı yallarında koşup bez bebekle oynayıp ip atlamadan aldığım mutluluğu sevinci saymasam, en mutlu olduğum an Anamın koklaya koklaya saçımı taradığı andır. Sevgili kız kardeşlerim ve kirvelerim sizde bilirsiniz ki biz çocuklar saçlarımızın taranmasından, annelerimizin bizi iki bacak arasına zorla oturtup tarağı kafamıza vura vura, ara sıra da çimdiklemesinden nefret ederiz. Ancak annem bir başka tarardı benim saçlarımı özene bezene, öpe koklaya tarardı, sarı sırma saçlarımı. Bazen saçlarımı çekiştirse de çok acıtmazdı. Ben anlardım ki saçlarımı berbat etmişimdir. Ben ise Anemin öpücükleriyle, saçlarımı koklamasıyla mest olur yarı uyanık saçlarımın taranmasında sonsuz bir sevinç duyardım. O saçlarımı tararken hep derdi ‘benim güzel kızım, nazlı ve narin kızım, sarı bebeğim gözümün ışığı kızım’ Daha bir çok şey söylerdi, en son lafı ‘kurbané le le kevoka min’ olurdu.

Çok becerikli bir çocuk değildim. Diğer çocuklar gibi küçük kardeşlerime bakmak zorunda değildim. Büyük ablam Melek o görevi yaparken bana da sadece oynamak düşerdi. Oyun oynamayı, koşmayı ve yaramazlık yapmayı çok severdim. Benden iki yaş küçük kardeşim Xelat bazen başıma bele olsa da, saçlarımı eline dolayıp çekiştirse de, her defasında ondan kurtulmayı başarır, başka bir yerde gizlenir onu atlattıktan sonra oyunuma devam ederdim.

Bazen bebeklerle oynarken, bazen de keçilerin peşinden koşarım. Tavukları delirttiğimi hiç saymıyorum bile. Bazen delirtsem de, bazen canlarını acıtsam da onlar beni ben onları çok severdim. Kesinlikle onlara zarar verilmesine izin vermezdim. Hasta olan bir tavuğun bile kesilmesine müsaade etmez, ağlaya ağlaya bütün köyü başıma toplar mutlaka kesilmesinin önüne geçerdim.

Çizgi filim olsa onu da seyrederim ama Kürtçe olursa. Ha, bizde sadece ve sadece Kürtçe konuşulur. Ne Arapça ne de başka bir dil bilmiyoruz. Zaten öğrenmek diye bir şeyde aklımızdan geçmez. Kendi dilimizi çok sever, dinimizin emrettiği gibi yaşar köyümüzü, ülkemizi çok sever kimseye kin ve düşmanlık beslemeyiz. Bazen küçük, ufak tefek anlaşmalarımızda olsa pirimize gider o çözmezse de şex’é giderdik. Ağzımız da ya Xwedayı mezın dediğimizde bin tane Xwede kelimesi de yüreğimizde geçerdi.  

Çok becerikli bir çocukta olmasam da annem çok sıkıştığında benden de yardım isterdi. Annem bir şey istediğinde hemen yerine getirme diye bir huyum da yoktu. Bir tas su getirmemek için üç terlik yediğimi bilirim. Çünkü o tas suyu getirirken oyunum bozulur bütün hayallerim yerle bir olurdu. Yeniden hayal kurmak zor olmasa da oyunu bırakmak bana hep zor gelmiştir. Benden istenen her şey için bir bedel de isterimdim, bunu bir huy haline getirmiştim. Sanırım bunu babama borçluyum çünkü o bizi çok şımartırdı. Ben de bu fırsatları hiç kaçırmaz ya şeker yada sakız olmadan kimse bana bir iş yaptıramazdı.

Onun için beceriksiz, nazlı, biraz da ‘oynedar’ bir kız çocuğu olduğumdan size anlatacağım hikayemde de becerikli olacağımı sanmıyorum. Biliyorum, beceremem ne mutluluğumu, ne de mutsuzluğumu tam anlatmaya. Anlatmaya kalktığımda boğazım düğümlenir, hıçkırıklar keskin bıçak gibi boğazımı keser. Derdim kan revan içinde kalmak değil, derdim her boğazım düğümlendiğinde bütün kötü anıların hücumuna maruz kalmam, vücudum titrer, saç tellerime kadar diken diken olur ve işte o an kalem kendiliğinden elimden düşer. Elimdeki kalem yolunu kaybetmiş bir derviş gibi oradan oraya savrulur ve çöl gibi kuruyan mat gözlerle anlamsız anlamsız etrafa bakarım. 

Benim için hayatın hiçbir anlamının kalmadığı şu anlarda sadece size bir öykümü anlatıp sizinle vedalaşacağım. Öykü dediysem sizin anlayacağınız türden öykü değil bu. Bu öykü benim gibi ölümün kıyısında durup son nefeslerini veren ölü kelimeler arasında seçtiğim cansız, yalın ve alabildiğince sade olacak.

En iyisi Azrail’den başımı çevirip yüzümü gökyüzüne dönerek başlayayım anlatmaya. 

Devam edecek